Puşkin, bu öldüren soğuğu görmüştü

1828’de başlayan Osmanlı-Rus savaşına katılmaya karar verdiğinde 29 yaşında, tanınmış bir şairdi. Bedenini dar bir geçidin üzerinden atlatamayacak kadar yorgun ve yaşlı hissediyordu. Kısa süre önce bir baloda tanıştığı, sıradan bir kadın olan Natalya Gançarova’ya evlenme teklif etmiş ve fakat yanıt alamamıştı. Oturduğu yerde sorularına cevap beklemek yerine hareket ederek zamana hükmedebileceğini düşündü. Hızla uzaklaşmak, kaçmak istedi. Bu kaçma hissi, aşk acısından çok, o güne dek hızlı bir yükselişle yoluna devam eden egosunun, bulutlarda bir yere toslamış olmasındandı. Muhtemeldir ki kendini sık sık erk ve kadın ilişkisi hakkında düşünürken bulmuş ve belki de artık yeniden yükselebilmesi için bir savaş görmesi gerekliydi.

Rus şiirinin kurucusu kabul edilen Aleksandr Puşkin, Çar Nikolay’ın karşısında duran dekabristlerden yana saf tutmuş ve bu tavrıyla tepki çekmişti. Dekabristler, özgür basın, meşruti bir cumhuriyet, yasalar önünde eşitlilik ve toprak köleliğinin kalkmasını istiyorlardı. Napoleon’un karşısında savaşan Dekabristler, Fransız Devrimi’nden etkilenerek, Rusya’da çarlığa başkaldırdılar. Ülke için askeri hizmetleri görmezden gelinemeyen dekabrist subayların birçoğu Kafkaslar’da göreve gönderildi. Bir kısmı birer kahraman olarak başkente döndüklerinde asıldı, büyük kısmı da görev aldıkları yerlerde öldü. Ancak sarayın yaramaz çocuğu Aleksandr Puşkin için böyle bir son düşünülemezdi. Çar kimi zaman başkente girmesini yasaklıyor, kimi zaman da ülkeyi terketmemesi için adamları aracılığıyla onu düzenli olarak denetliyordu.

Hareket kabiliyetinin sınırlanmasına alışkındı. 1799’da Moskova’da doğan Puşkin, soylu ailesinin ona sunduğu saray okulu kontenjanında vaktinin çoğunu yazarak ve okuyarak geçirdi. 12 yaşında girdiği bu okulun duvarlarının öte tarafında ancak altı yıl sonra geçme iznini alabildi. Tıpkı diğer arkadaşları gibi Aleksandr Puşkin’den de aldığı eğitimin karşılığında ülkesine bağlı kalmak kaydıyla, seçtiği alanda hizmet etmesi, çoktan kokmaya başlayan sistemin karşısında burnundan nefes almaması beklendi. Çarı sükûtu hayale uğrattığı gibi ondan önceki şairlerden farklı olarak Puşkin’in yazdıkları en az aristokratlar kadar halkı da ilgilendirdi. Bu nedenle o, “herkesin şairi” olmuştu. Bir tek kişi hariç, evlenme teklifine yanıt vermeyen Natalya. Bu kadın, şiirle şarkıyla pek de ilgisi olmayan, bir yuva sahibi olmak üzerine bütün hayallerini kurmayı tamamlamış biriydi. Şayet evlenmeyi kabul ederse, edebiyatla ilgisi Puşkin soyadını taşımaktan ibaret olacaktı. Natalya yanıtını geciktirince, Puşkin umutsuzluğa kapıldı ve kimbilir belki de yazmaya başladığı ilk günden beri hayalini kurduğu bir yolculuğa çıkmaya karar verdi.

Osmanlı ve Rus ordularının hem doğuda hem de batıda eşzamanlı başlayan savaşı, Puşkin için gözlem yapıp, yazabileceği malzemeyi bulunduruyordu. 1828’de savaş başladığında Çar’dan gözlemci olarak katılmak için izin istediyse de ortalığı karıştırmaktan başka hiçbir şey yapmayan bu muhalif adama salık verilmedi. Uslanmayan Puşkin, ikinci denemesinde bu defa Paris’e gitmek istediğini söyledi fakat Çar’ın yanıtı değişmedi. Rus ordusunun Osmanlı karşısında aldığı zaferler başkentte konuşulurken, Puşkin, 1829 Mayısı’nda Çar’a haber vermeden yola çıktı.

Ölümünden ancak bir yıl öncesinde yayımlanan yolculuk günlüğü de böylelikle başlamış oldu. “Erzurum Yolculuğu” adını verdiği notları daha sonra Türklerin kavramsal bir bakış açısı ve gerçekçi bir dille aktarıldığı ilk Rus edebiyatı yapıtı oldu. Kitabın çevirmeni Ataol Behramoğlu dâhil pek çok yazar tarafından Puşkin’in Erzurum yolculuğundan kâğıda yansıyanlar, insancıl ve şovenizmden uzak bulunur. Belki şovenizm kadar fanatikçe bir üslup taşımamaktadır ancak Puşkin’in yazarken ekonomik davrandığı Erzurum notları, özgürlükçü, hakçı ve hümanist bir şairin kendiyle çelişmesinin de ahdidir aynı zamanda.

Kafkasya üzerinden başlayıp Erzurum’da tamamlanan yolculukta Puşkin, bir gözlemciydi ve askerlik yapmayacaktı. Yolculuğun iki ana durağı vardı. Su yerine toprağa gömülü küplerde saklanan şarabın içildiği ve çoğunluğu Ermeni ailelerden oluşan Tiflis ile artık Asya şaşasından hiçbir iz taşımayan, fakir, basık ve karanlık camilerle donanmış, çimle kaplı duvarları üzerine güneşe benzer bir şeyin doğduğu Erzurum. At sürmeyi iyi bilen Puşkin, doğayla ilgileniyor ve kendine dair çıkarımlar yapıyordu: “Yol tekdüze uzayıp gidiyor. Çevremizde tepeler var. Kafkasların dorukları gökyüzüne her gün biraz daha yükseliyormuş gibi geliyor insana. Sık sık kaleler çıkıyor karşımıza. Hendekleri o kadar ensiz ki, genç olsak bir hamlede atlayıp geçerdik.”

Gözleri ıhlamur ağaçlarını hemen seçiyordu. Ne zaman bir ıhlamur ağacına rastlasa bunu hemen yazmaya koyuluyordu ve bazen ıhlamurların kokusuna Kafkaslar’da bugün hala devam eden yoksulluğun kokusu karışıyordu: “Ihlamur ağaçlarının gölgelediği höyükler vardı çevremizde. Vebadan ölmüş birkaç bin insanın mezarıydı bunlar. Üstlerinde, zehirli küllerden doğmuş çiçekler vardı.” Puşkin, kendini ne kadar zorlasa da Tatarların kendi kağnılarının gıcırtısıyla övünmesine anlam veremiyordu. Tatarlar için şerefli insanların gizlisi saklısı olmazdı. Puşkin içinse bu sesler, dayanılması güç gürültülerden ibaretti.

Kitabın birçok yerinde kendi milliyetinden olmayanlara tepeden bakmakta, bu insanların Ruslar lehine iflah olmayacakları konusunu tartışmamaktadır dahi. Ona göre Çerkezlere asla güven olmaz. Bir çocuk bile olsa Çerkez, Çerkezdir: “Hançer ve kılıç, bedenlerinin ayrılmaz bir parçası olmuş. Bir Çerkez çocuğu, daha konuşmayı öğrenmeden bu silahları kullanmayı öğrenir. Adam öldürmek basit bir beden hareketi demektir onlar için.” Rus imparatorluğunun, Kafkaslar’da Çerkez ve Tatarları tıpkı daha sonra İkinci Dünya Savaşı’nda Türkistanlılar’a yapacağı gibi “tampon kuvvet” olarak kullandığı düşünülünce, Çerkezler için iddia ettiği acımasızlıklarının kaynağını yine Puşkin’in doğduğu topraklarda aramak yersiz olmaz. Çerkezleri yola getirmek için bulduğu formül de ne insancıl ne de eşitlikçidir, üstelik Puşkin’in formülü içinde zorbalık da vardır: “Karadeniz’in doğu kıyılarını ele geçirerek Çerkezlerin Türklerle ticaret yapmasına engel olabilir, böylece de onları bize yakınlaşmaya zorlayabiliriz belki.”

Puşkin, Çerkezler’in doğru yolu bulmalarında İncil’in de çok işe yarayacağından emindir. 18. yüzyıl sonlarında kabul ettikleri Müslümanlıktan derhal vazgeçirilmeleri konusunda ısrarlı: “Kafkasya, Hıristiyan misyonerler bekliyor. Fakat tembel insanlarız bizler. Canlı sözcükler yerine ölü harfler kullanmak, okuma yazma bilmeyen kimselere dilsiz kitaplar yollamak daha kolayımıza geliyor.” Benzer bir yaklaşımı Erzurum’da savaşan Rus ordusu içinde yer alan bir Yezidi başkanına da gösterir. Büyük bir merakla onların gerçekten de şeytana tapıp tapmadıklarını sorar ve Yezidi’nin verdiği yanıtla şaşırır: “Onlar da Tanrı’nın birliğine inanıyorlarmış. Fakat şeytanın ilençlenmesini de doğrulamıyor, yakışıksız buluyorlarmış. Allah’ın merhametine sınır konulamayacağına göre, bir gün şeytan da bağışlanabilirmiş” Ne var ki Puşkin, Yezidilerin şeytana tapmadıklarını öğrendiğinde yine bir misyonerin ağzından yazmaya başlar: “Yezidilerin şeytana tapmayışlarına sevindim. Bu konuda düştükleri yanılgı, bence pek o kadar önemli değil.” Özellikle inanç konusunda tahammülsüzlüğü dikkat çekicidir. Bir an sonrası hep kayıptır. Müslüman bir Çerkezle arasında bu konuya dair nasıl bir konuşma geçtiği ya da Yezidi başkanına istediği açıklamayı duyduktan sonra ne yanıt verdiğinden bahsetmez. Umutsuzca bu insanların nasılsa Hıristiyan misyonerlerce keşfedilip, “doğru yol”a sevkedileceğini düşünmeye devam eder.

Yolculuğun bir ilginç ayrıntısı da Osetlerdir. Öyle ki, yolculuk süresince karşılaştığı yabancı halklar arasında en büyük şefkati onlara gösterir: “Osetinler, Kafkas oymaklarnın en yoksullarıdır. Kadınları oldukça güzel. Yolculara karşı da iyi davrandıkları söylenir. Hapiste yatan bir Osetin’in kızı ve karısıyla karşılaştım kentin kapısında. İkisi de dingin ve secur görünüyorlardı.” Çocuklara iki defa bakan Puşkin, Çerkez bile olsalar onların tutsaklıklarından olumsuz etkilenir ve şu kelimeleri seçerken henüz gelecekte dört çocuğun babası olacağından habersizdir: “Kalede Çerkez amanatları (rehineleri) gördüm. Canlı, güzel çocuklardı bunlar. Sık sık yaramazlık ediyor, kaleden kaçıyorlarmış. Durumları yürekler acısıydı. Paçavralar içinde, yarı çıplaktılar.”

Bir şair olarak Puşkin dağlara başka bir gözle bakıyor, geçtiği yerleri klasik eserlere göndermeler yaparak tanımlıyordu. Gerçeği tanımlamada kelimelerin yanında, kurgu manzaraların tasvirlerine de ihtiyaç duyuyordu. Bunlardan biri de Daryal geçidiydi. Bu geçit, öyle dardı ki, gökyüzü adeta mavi bir şerit halinde başının üzerinden uzanıyordu: “Dağlardan kopup gelen küçük derecikler. Ganymede’nin Kaçırılması’nı, Rembrant’ın tuhaf tablosunu anımsattı bana. Geçitteki ışık tam Rembrant’ın zevkine göreydi.” Yine Daryal Boğazı’ndaki Türkler’in “çürek” denen yarısı küllü ekmeğin hayalini kurarken, kendisi de Kars sınırına yaklaştığında bir lokma Rus kara ekmeği için pek çok şey verebilirdi. Coğrafi yanılsamalar yaşıyordu, Gümrü’den görünen Alagez dağını Ararat zannedip, bu şekilde kaydediyordu. Bu tip hatalarını 19. yüzyıl sonundaki basımları elden geçirenler düzelecekti.

Yolun asıl durağına, Ruslar tarafından fethedilmek üzere olan Erzurum’a yaklaştıkça Türklerle daha fazla temas ediyor ve onlara dair ayrıntılar aktarıyordu. Kars’tan yaklaşık 20 kilometre uzaklıklaki bir Türk köyünde atından atlayıp karşısına çıkan ilk eve girmek istediğinde, ev sahibinin öfkelenmesine şaşırır: “Onun bu hoşgeldinine kamçıyla karşılık verdim ben de. Türk bağırmaya başladı. Ahali başıma toplandı.” Uzundur Rus askerlerinin kostümleri ile köylerde dolaşmasına alışan köylülerin, bu üniformasız yabancıyı dışlamaları da, doktor sanıp yaralarını göstermeleri de şaşırtıcı değildi.

Kars’ta yanlarında gecelediği Ermeni ailenin oğlu, Artemi, onunla birlikte savaşa gelmek istedi. Ancak bunun için kent muhafızlarından izin alınması lazımdı ve “Asyalı olduğu yüzünden belli” bir subaya Artemi’nin izin belgesi diye uzattığı kâğıtta, Kafkasya’dan geçerken karşılaştığı bir Kalmuk kızına yazdığı şiir vardı. Kâğıdı şöyle bir inceleyen subay, genç Artemi’nin Puşkin’le birlikte Erzurum’a gitmesine izin verdi. Muhtemelen Kiril alfabesini bilmeyen subay, Puşkin’in kendinden emin tavrı karşısında kayıtsız kaldı. Yola birlikte devam eden ikili Erzurum yakınlarında Rus komutanı Kont Paskeviç yönetimindeki ordugâhta ayrılırlar. Artemi Erzurum seferine katılırken, Puşkin, komutanların hemen yakınında onların direktiflerince hareket edecek, gözlem yapacaktır.

Savaş meydanından tuttuğu notlar da her iki taraf için de önemli tarihi bilgiler de taşır. Puşkin’in notları dönem atmosferini anlatmasının yanında, savaş adetleri hakkında bilgi verir ve daha ziyade Batı’dan nasibini almış bir Kuzeyli’in, Doğu’ya nasıl baktığını kavratır. Traşlı ensesinden vurularak öldürülmüş bir Türk genci için atıyla kısa bir saygı duruşu yapıyor, Rus ordusundaki Tatarlar’ın Türkler’in yaralılarını neden çırılçıplak soyup bıraktıklarını anlamıyordu. Bir asker için bile bu anlarda aklını koruyabilmek kolay değilken, Puşkin bir şair olarak soğukkanlılığını kaybetmiyordu. Birkaç günlük pazarlığın ardından teslim olan Erzurum, İstanbul’da Sultan’ın asker için aldığı kararların henüz ulaşmadığı bir yerdi. İstanbul’da bütün askerler tek tip üniforma giyerken, burada rengârenk askerler halkı koruyordu. Kenti dolaşırken sivil giysili Puşkin’i yanlarına çağıran Türkler, ağızlarını açıp, dillerini gösteriyorlardı. Bir süre kendini doktor sanmalarından sıkılan şair, onlara aynı şekilde cevap vermeye başladı. Son olarak dönüşe hazırlanırken Erzurum’da başlayan vebadan oldukça çekinen Puşkin, doktorun vebalıları muayenesi sırasında görülmedik birşeyle karşılaştı. Ancak asıl anlamlı olan bu tecrübenin sonunda Puşkin’in yine kendine dair çıkarımıydı: “Vebalıyı gözden geçirip zavallı adama çabuk iyi olacağı ümidini verirken, iki Türk ilgimi çekti. Bunlar hastanın koluna giriyor, onu soyuyor, elleriyle vücudunu yokluyorlardı. Adam veba değil de nezleydi sanki. Bunu görünce Avrupalı ürkekliğimden utandığımı itiraf ederim.” Avrupalı kimliği bunun yanında, onun sık sık kitabın içinde Fransızca tabirler kullanmasıyla da kendini gösteriyordu.

Bütün bu süreç boyunca yazdıklarında rüyalarından hiç bahsetmedi. Böyle bir yolculuğun ve nihayetinde savaşın içindeyken, geçtiği yerlerde insanların düğünlerine ve cenazelerine tanık olmasına rağmen, şayet gördüyse rüyalarına dair hiçbir ipucu vermemeyi tercih etti. Kimbilir belki de hiç rüya görmedi. Muharebe meydanında ona söylenenleri harfi harfine uyguladığı için tek bir sıyrık almadan bu yolculuğu atlattı. Savaşın sonunda Eylül 1829’da imzalanan Edirne antlaşması ile Ahıska, Ahılkelek, Anapa ve Poti Rusya’ya bırakılsa da iki ülke arasındaki husumet daha nice zaman devam etti. Döndüğünde yinelediği teklifi bu defa Natalya tarafından gönülsüzce kabul edildi ve Puşkin, belki Doğu Anadolu bozkırlarında değil ama girdiği bir düello sonucunda kendi silahı ile 38 yaşındayken kendini vurarak, aldığı kurşun yarasına iki gün direndikten sonra öldü. Birçok Rus askeri gibi hayalini kurduğu bir lokma Rus kara ekmeğinden mahrum kalmadan ve belki de hayatının yolculuğunun sonunda benliğini yeniden yükseklere emanet ederek.

Erken iltifatlar

“Bilinçdışı A’utre yani Büyükbaşkası’nın söylemleridir” diyor Lacan.
Sana vuran ışıkta bir başkasının gölgesini görmek gibi.
Peki kim bu Büyükbaşkası?
Zaman tedbirleri,
kendi olmayı tercih edenin tahkir edilmesi,
günah telkinleri,
sevap tahminleri,
mutlu an tacizleri,
iyinin tahribi,
kötünün tatbiki…
Bütün bunların bize ömrümüz boyunca adeta hiç duymadığımız bir ses tarafından söylenmesi.
Durmadan, dinlenmeden tekrar edilmesi, belletilmesi, bellekte yer etmesi.
O “Büyükbaşkası”ndan fırsat kalıp da kendimize bakabildiğimiz bir anda bile,
iyi ve kötü günde kendi hayatımızın ama en çok da kendimizin yanında olabildiğimiz bir anda bile,
bir ırmak gibi kulağımızın arkasından neden şu ses akar durur:
“boş yere geçti hayatın
 boş yere geçti hayatın”
Sizi bilmem de,
ben her zaman suçu ilk önce ve en çok kendinde arayanlardan oldum.
Öyle yetiştirildim.
Kendi kuşağımdan dostlarımla konuştuğumda onların da benim gibi olduğunu fark ediyorum.
Bu keşif hazin,
böylesi uyanışlar insanı sarsıyor.
Yol, nasılsa dönüp dolaşıp kendine çıkıyor.
Bir toprağı ötekinden ayırmak için delilik mertebesine kurulmuş olmalı insan,
havayı bölüp “hava sahası”na dönüştürmek içinse vesayetini teslim kağıtlarını imzalamalı önce.
İçerideki kavgalar, dışarıdakinden daha kanlı.
Haliyle de iç dünya dış dünyadan büyük.
Tek bir insanın içine attıkları ile kaç yeni kıta bir mazi sahibi olur, biliyor musunuz?
Başkaları zaten büyük, sırf “başka” olduklarından.
Acı temkinleri,
kırılma korkusu,
durduruyor.
İltifatlar etmek için erken,
övgüler için hep erken,
neden kötü yerine iyiyi yüzüne vurmuyoruz insanların?
Suyun yoluna konan taş, uzun ömürlü bir efervesan tablet gibi,
öyle ya da böyle eriyip gider.
Bu nedenle vazgeçmemek daha iyi, başka bir dünyanın hayalini kurmak da.

O araç hâlâ yanıyor

Cezaevi aracı yangını hâlâ sürüyor. Kayseri Başsavcılığı bozuk aracı satınalan Adalet Bakanlığı yetkililerine kusur bulmazken, aracın içindeki iki rütbeli ve bir şoförü sanık sandalyesine oturtacak

16 Eylül 2011’de Van’dan İstanbul’a mahkum taşıyan cezaevi aracı yangınında beş mahkum yanarak hayatını kaybetmişti. Olayın ardından yapılan soruşturmada aracın içerisinde bulunan üç kişi hakkında dava açılması söz konusu ancak bu üç isim arasında herhangi bir Adalet Bakanlıı yetkilisi ya da bürokratı bulunmuyor.

ADALET BAKANLIĞI’NA KUSUR BULUNMADI

Bilirkişi incelemesi, yanan cezaevi aracının şasi numarasına dayanılarak henüz deneme sürüşünde arızalı bir araç olduğunu ortaya çıkarmıştı. Buna göre, tıpkı yanan araç gibi daha yüzlercesi Otokar firmasından, ihale yolu ile arızalı bir şekilde satın alındı. Ölen mahkumların yakınlarının avukatları tarafından savcıya sunulan dilekçede olayın gerçekleştiği süreçte, araçların durakladığı, Van, Muş ve Metris cezaevleri yetkililerinin yanısıra, araçların alımında onayı bulunan Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü hakkında da inceleme yapılması talep edilmişti. Ancak savcılık hazırladığı fezlekede yalnızca aracın içerisinde bulunan araç komutanı İsmail Bostan, araç komutan yardımcısı Mustafa Kayalı ve aracın iki şöforünden biri olan Cafer Sarı hakkında dava açılmasına karar verildi. Dava Kayseri Başsavcılığı Ağır Ceza Mahkemesinde görülecek.

Mahkum yakınlarının avukatların “İhmalli davranışla ölüme sebebiyet vermek” suçu ile Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü yetkililerinin de davaya dahil edilmesi talebi de bu şekilde reddedilmiş oldu. Adalet Bakanlığı kendi bürokratlarını beş insanın yanarak can verdiği bu olaydan haklarında soruşturma dahi açmadan sıyırmış oldu. Hukukî sürece bakıldığında basit bir trafik kazasıymış gibi görünen olayda, cezaevi aracının arızalı bir şekilde Adalet Bakanlığı tarafından satın alındığı, yola çıktıktan sonra 200 kilometre arızalı bir şekilde yoluna devam ettiği göz ardı ediliyor.

KONUYLA İLGİLİ DAHA ÖNCEKİ HABERLERİM İÇİN:

CEZAEVİ NAKİL ARACI YANGININDA SUÇLU KİM?

http://wikibedia.me/2012/02/14/cezaevi-nakil-araci-yangininda-suclu-kim/

CEZAEVİ ARACI YANGININDA BÜYÜK İHMAL

http://wikibedia.me/2011/09/22/cezaevi-araci-yangininda-buyuk-ihmal/

BİR GÜNDE İKİ KARAR

http://wikibedia.me/2011/09/20/cezaevi-nakil-araci-bir-gunde-iki-karar/

CEZAEVİ NAKİL ARACINA NEDEN GİZLİLİK KARARI KONDU?

http://wikibedia.me/2011/09/20/cezaevi-nakil-araci-dosyasina-neden-gizlilik-karari-kondu/

CEZAEVİ ARACI İHALELERİ BAŞLASIN

http://wikibedia.me/2011/09/17/cezaevi-araci-ihaleleri-baslasin/

Hor vurup hormon savuranlar

Neden sevgili olamıyoruz bir türlü biz senle?”
diye sordu adam.
“Sen istemedin tatlım”
diye yanıtladı kadın.
“O zaman ben öküzün tekiymişim”
“Öyle de demeyelim de, zaman diyelim…”
Sen benden çok üstünsün, çok fazlasın. Bu yüzden.”
“Bu cümleyi çıkardığında sözlükten acaba hangi cümleyi koyacaktın bunun yerine?
“Ama o cümle var ve sen bu hayatta gördüğüm en şahane şeysin.”
“…”

*
Birbirini yıllardır sevmesine rağmen ayrı düşen iki insan arasında şahit olduğum bir diyalog bu.
Yakın zamanda.
Bizim kuşakla bu ara biraz fazla meşgul olduğum için bu diyaloglar, yarım kalan hikâyeler ilgimi çekiyor.
Zamanımızın hastalığı nedir bulmaya çalışıyorum.
Kendimden başlayarak, hepimizinkini.
“Benim kuşağım” lafı 1980 sonrası doğanlara hitap etse de, 1970 sonrasının da aramıza karıştığını biliyoruz.
Ya da biz onlara karışmışız, kim bilir.
Neticede dertlerimiz aynı, şikayet ettiklerimiz aynı.
*
Herkes gövdesinin ortasında bir boşlukla geziyor. Alıp taş koyuyoruz, olmuyor, dağ koyuyoruz dolmuyor ne bileyim, deniz, ova, balık, kuş koyuyoruz, olmuyor, olmuyor. Boşluğun feci halde bilincindeyiz ve her gün biraz daha farkına varıyoruz.
Bugün biraz yüksek bir yerden Taksim meydanına baktım.
Metrodan çıkan insanlar, yuvasından ayrılan karıncalara benziyordu Yuvadan bir nizam içinde çıkıyor, sağa sola etrafa her yere dağılıyorlardı. Kendilerini başka boşluklu gövdelere yaklaştırıyor, sarıyorlardı. Kimi koşarak, kimi isteksiz adımlarla.
Vakt-i zamanında nasıl güçlü bir vakumla alınmışsa içimizden bize ait olan, hayatta en çok ihtiyaç duyacağımız parçamız, şimdi hangi yöne savrulsak olmuyor, dolmuyor.
Hepimizi tek sıra halinde dizseler mesela, önden bakınca milyonlarca insanın içindeki o muazzam boşluğu ve arkasını görebilirler rahatlıkla.
Kimler mi?
Kimse kim.
Tabii ki herkesin kuşağı kendine ancak, bizim kuşağı düşünürken benim gözlerim doluyor. Neyi eksik yaptık, onu hiç bilmiyorum.
Bütün o anlatılanlar, o kahramanlık hikayeleri, o kahramanlar, o mabedler. Bunları okuduk, iyi dinledik, öğrendik.
Ezberledik ve bu ezberle büyüdük.
Kendi aklımızı kazandığımızda ise hem dünya hem de memleket başka bir yerdi artık.
Dolayısıyla sorun çözmede, hastalığı teşhis etmede ve haliyle tedavi etmede hep yetersiz kaldık, kalıyoruz.
Güzel işler yapanlarımızdan tutun da en tembelimize, en güzelimizden en yakışıklımıza, en zenginimizden en fakirimize, derdimiz ortak:
Büyük yalnızız.
Evet insan her ne kadar sosyal bir hayvan olsa da yalnız doğar, yalnız ölür, biliyoruz.
Ama bu bizim büyük yalnız olmamızı değiştirmiyor maalesef.
Sevmeyi beceremiyoruz, görmeyi bilemiyoruz, terk etmeyi ya da kavuşmayı.
Hayatımıza gelen bir insanı ağırlamak ne demektir bilmiyoruz.
Onu hoş tutmanın içinden çiğ, ham ve acı bir ego savaşı açığa çıkıyor.
Çocukluğumuz bize “sev onu” derken, gençliğimiz “beni istemeyeni ben de istemem” diyor.
Çocukluğumuz Şişhane, gençliğimiz kaval.
Bu iki melek ve bu iki şeytan kendi aralarında didişirken, arada biz heba oluyoruz.
Tüm bu çaresizliğe 1970 sonrası doğanlar da dahil.
Söyleyin lütfen, bir kuşak bu kadar uzun sürer mi?
Sürüyor işte.
*
Hor gördüğümüz yetmezmiş gibi birbirimizi, hor kullanıyoruz.
Kimimiz her akşam dışarı çıkıp içip dağıtarak dolduruyor gariban boşluğunu,
kimi köy evinde kendine biçilen kadere razı gelerek.
Kimi hormonlarını savura savura, kimi hormonlarını yok saya saya.
Hiçbirimizin kahramanlık yapacak hali yok.
Hiçbirimizin takati kalmamış önüne çıkan taşı kaldırıp yolun kenarına koymaya.
Birimizin düştüğü yerde hepimiz düşüyor.
Aynı taşın olduğu yerde, kafa göz yarıla yarıla yola devam etme gayretimizi de takdir ediyorum bir yandan.
Bilmiyorum.
Kim çekti en lazım yerlerimizi bir kara deliğe, bulamıyorum.
Hayata ve dünyaya bizi sıkı sıkıya bağlayan hiçbir şey yok.
Bunu görüyorlar, bu nedenle kimi dindar nesil istiyor bundan böyle, kimi dinsiz, kimi sosyalist, kimi faşist.
Kimi istiyor bizi, kimi istemiyor.
Ne büyük bir batakta olduğumuz iyice ayyuka çıktı, ondandır.
Tüm bunlara şöyle bir terastan patlattığımız kahkahalar karşıki dağları yıktı, ondandır.
Artık saklanacak halimiz de kalmadı, ondandır.
Utanacak hiçbir şeyimiz yok, ondandır.
Karınca yuvasının işi bir “fıs”la bitiyor artık,
ondandır.

Bobby McFerrin’le şen günüm

Bobby McFerrin’le röportaj yapmak üzere Ankara’daydım dün.
ATO’ya ait “Congressium”un konser salonunda ön provada Orfeon Oda Korosu, neyzen Bilgin Canaz ve kanun ustası Tahir Aydoğdu ile birlikte gerçekleştirecekleri performansları gözden geçiriyordu.
Bütün provalar bittikten sonra, sıra bize geldi ve işte, 6 yaş İngilizcesi ile “Don’t Worry Be Happy” şarkısını söylediğim adam karşımdaydı.
Laf aramızda pek az buluşma beni heyecanlandırıyor ama Bobby McFerrin’la yaptığımız ve bugün saat 16.15’te, Habertürk’te yayınlanacak röportaj uykularımı kaçıran türdendi.
Sahnede bir sandalyenin üzerine oturup, durmadan sesler çıkarıyor ve ses virtüözü nasıl olunur bir kez daha gösteriyordu.
Ben ilk soruyu sorana kadar da şarkı söylemeye devam etti.
Röportaj öncesi bana sorular sordu, kimim, neler yaparım, ne ile meşgulüm anlamak için. Anlattım.
“Gelecek beş yıl içinde kendini nerede görüyorsun?” türünden sorulardı bunlar.
Röportajın sonunda o kaçınılmaz konu açıldı: “Don’t Worry Be Happy” şarkısını 10 yıldır neden söylemediği…
Baba Bush, 1988 yılında resmi seçim kampanyası şarkısı olarak seçmiş ve bunu yaparken de McFerrin’e asla sorma ihtiyacı duymamıştı. Bu duruma hem politik duruşu hem de eser sahibi olarak fena halde bozulan McFerrin, seçim günü basını da yanında götürmüş ve Bush aleyhinde oy kullandığını açık açık belirtmişti. Bir süre sonra da şarkıyı bir daha söylememe kararı aldı ve o gün bugündür bu şarkıyı ondan duyan olmadı.
İşte meselenin kaynağı da bu.
Arz ederim.

CEZAEVİ NAKİL ARACI YANGININDA SUÇLU KİM?

Kayseri’de yanan cezaevi nakil aracında beş mahkum feci şekilde can vermişti. Aracın içerisinde beş mahkumla birlikte 10 er ve aracın ön kısmında 2 şoför ve 2 de rütbeli asker bulunuyordu.
Olay 16 Eylül 2011’de gerçekleşti.

Olayın hemen ardından soruşturmaya gizlilik kararı konması, sonra benim haberimin arkasından alelacele kaldırılması, aşağıda link’ini verdiğim ihmaller zincirinin listelememin ardından bir süredir Başbakanlık’ta onay bekleyen “Ceza mahkemelerinde ses ve görüntü bilişim sisteminin kullanılması” yönetmeliğinin jet hızıyla onaylanması.
Bütün bunlara rağmen yanıtlanmayan bir soru vardı ve hala var ki, bu olayın örtbas edilmesi ihtimalini akla getiriyor: O da aracın içindeki rütbeli askerler ve şöforlerin neden sürecin dışında tutulduğu? Yani olayın bizzat tanıklarının.
Konuyla ilgili son gelişmede, Adalet Bakanlığı, Pınarbaşı Cumhuriyet Savcısına bir ihbarda bulundu ve buna göre, cezaevleri araçlarının bakımlarını yapan Otokar firması elemanlarının ifadesinin alınması talep edildi. Öncelikle şu hatırlatmayı yapayım:

Nakil aracı içerisinde iki şöfor, ikisi rütbeli toplam 12 asker ve beş de mahkum bulunuyordu. Metris cezaevine ait araç, buradan Ankara-Sincan’a ardından, Tarsus, Gaziantep, Adıyaman, Mardin ve son olarak da Van’a gelmişti. 11 Eylül sabahı Van’dan hareket eden araç, şöforün beyanına göre 22.30’da, askerlerin ifadesine göre ise 20.15’de Elazığ’da bir petrol istasyonuna ulaştı. Akaryakıt alım fişine göre de aracın istasyona varışı 20.10.
Yakıt alındıktan sonra yola devam edildi ve Malatya’yı geçtikten kısa bir süre sonra araç teklemeye, motora taş çarpıyormuş gibi sesler çıkarmaya ve sendelemeye başladı. İfadelere göre, şöforün üretici firmanın yetkili servisi araması ve sonrasında da bir tamir ustasına ulaşılması sonucu geçen telefon görüşmesinde, sorunun kaynağının debriyaj veya yakıtla ilgili olabileceği bilgisi alınıyor. Sonrasında yakıtın tamamının bitirilmeden sorunun yakıt kaynaklı olup olmadığının anlaşılamayacağı şeklinde yönlendirilen şöfor yola devam ediyor. (Ki böyle bir yönlendirme yapılmadığı, telefonun diğer ucundaki servis elemanı tarafından açıklandı)
Arızanın başladığı nokta ile yangının gerçekleştiği nokta arasında yaklaşık 200 kilometre bulunuyor ve araç arızalı şekilde bu yolu katediyor. Askerlerden birinin ifadesinde arıza şu şekilde tarif ediliyor:“Yakıt aldıktan hemen sonra aracın hızı rampalarda hemen düştü, aracın motorundan her zamankinden farklı sesler gelmeye başladı ve araç motoru teklemeye, araç sendelemeye başladı, Malatya ilinden hareket ettikten bir saat sonra arka otomatik kapı kendiliğinden açıldı.” Aracın kimi mesafelerde, durmaması için zigzaglar çizerek sürüldüğü de yine ifadelerde yer alan detaylar arasında.
*
Yani aracın 200 kilometre arızalı bir şekilde yoluna devam etmesinin sorumlusu olarak telefonun ucundaki bir yetkili servis elemanını göstermek ne akla ne de vicdana uygun değil.
Aracın içindeki rütbeli askerler zaten sorumlu tutulmadı ancak ifadelerine başvurulan, soruşturulan 2 şöforun de herhangi bir disiplin cezası almasına gerek görülmedi.
Adalet Bakanlığı, ailelerin tazminat talebini kendisini sorumlu bulmadığı için reddetti.
Yangının sebebi olarak, hidrolik yağ kaçağı ve bu kaçağın motor parçaları ile temas etmesi gösteriliyor.
Oysa Adalet Bakanlığı’nın daha ihale aşamasında, arızalı araçları satın almakla sorumlu olduğunu da daha önceki yazılarımda belirtmiştim. Zira yanan aracın arıza kayıt listesine baktığımızda, daha deneme sürüşlerinde bile birden çok kez bakım görmesi gerekmişti.
Dava avukatlarının soruşturmayla ilgili eksik ve yetersiz bilgilendirilmeleri ise meselenin bir başka boyutu.
Savcı son olarak bir aylık bir ek süre talep etti. İddianame yazılmaya başlanmıştı ki, Adalet Bakanlığı’nın bu “süpriz” ama hiç de yaratıcı olmayan talebi davanın seyrini değiştirebilir.
*
Yanık metal, 
yanık lastik kokusunun yanında başka bir koku daha yayılıyor bu meseleden.
İhmal edilmiş ve yanmış, yanmaya terk edilmiş insan kokusu.
Adalet Bakanlığı bir an önce, beş mahkumun neden ve nasıl yanarak can verdiğinin yanıtını vermeli.
Bize vermesinin yanında, en önce kendisine vermeli bu yanıtı.
Şimdilik burnu keskin insanların hala hayatta olduğunu hatırlatmakla yetineceğim .
Kokuları ayırt etmek hiç de zor değil.

KONUYLA İLGİLİ DAHA ÖNCEKİ HABERLERİM İÇİN:

CEZAEVİ ARACI YANGININDA BÜYÜK İHMAL

http://wikibedia.me/2011/09/22/cezaevi-araci-yangininda-buyuk-ihmal/

BİR GÜNDE İKİ KARAR

http://wikibedia.me/2011/09/20/cezaevi-nakil-araci-bir-gunde-iki-karar/

CEZAEVİ NAKİL ARACINA NEDEN GİZLİLİK KARARI KONDU?

http://wikibedia.me/2011/09/20/cezaevi-nakil-araci-dosyasina-neden-gizlilik-karari-kondu/

CEZAEVİ ARACI İHALELERİ BAŞLASIN

http://wikibedia.me/2011/09/17/cezaevi-araci-ihaleleri-baslasin/

Jane Birkin ve ben

Jane Birkin İstanbul’da…
Uzun uzun sohbet edip konuşma fırsatım oldu.
Elbette en çok ilgimi çeken konulardan biri Serge ile kurduğu ve ölümüne kadar sürdürdüğü o bağdı.
Serge Gainsbourg, alkol problemi olan bir adamdı ve bu nedenle hayatının kadını tarafından terk edilmişti.
Alkol sorunu onu bu terk edilmenin ardından kanserle tanıştırdı.
Birkin, “elimden daha fazlası gelmiyordu, onun gözümün önünde kendini yok etmesine katlanamıyordum” diyor ayrılık kararını açıklarken.
Tuhaf şey, insanın kendini bu türden yok edişlerine ben de şahidim.
Sevdiğimiz insanların kendilerini yok edişleri ister alkolle, ister sigarayla, ister kederle, ister dikkat etmeyerek gerçekleşsin katlanılır şey değil.
Sonunda o kayıp gerçekleşiyor ve insan hem sevdiğini terk ettiğiyle hem de onsuzlukla kalıyor.
Yani terk etsen bile bu defa ölümünü kabullenmekle mücadele etmen gerekiyor.
Sonra tek, tek bir istek duyuyorsun,
bir kerecik sesini duyayım.
Görmek şart değil ama bir telefonu olsa ve ben onu arayabilsem.
İşte Jane’nin de, ben dahil sevdi birini kaybeden pek çok kişinin de tek isteği bu oluyor sonunda…

YANGIN YANANINDIR!

18 yıl önce,
polis tutanaklarına göre,
azgın, kana susamış damarlarında katil kanı akan kalabalıktan şu ses yükseliyordu: “Cumhuriyet Sivas’ta kuruldu, Sivas’ta yıkılacak.”
O gün orada Cumhuriyet yıkılmadı,
ama bugün görülecek bir dava ile Türk halkının yargıya, adalete inancı iyice sarsılıyor.
Türkiye’de adalet sisteminin namusuna, şu soru ile göz dikiliyor:
1993’te gerçekleşen Sivas katliamına ilişkin davada, müdahil avukatların zamanaşımı talebi kabul edilecek mi?
İşte bunun kararı bugün verilecek.
Çıkacak karar her ne olursa olsun, böyle bir soru sorulmuş olması bile, pek çokları için, bilhassa da Sivas’ta, Madımak otelinde “yakılarak” öldürülenlerin yakınları açısından onur kırıcı.
Mağrur olmaya böyle değer veren bir ülke Başbakanı,
acaba, vatandaşlarının bu şekilde aşağılanması konusunda ne düşünecek?
*
Bu ailelerin buluştuğu, bir çatı altında toplandığı bir oluşum var,
Toplumsal Bellek Platformu.
Bıkmadan, usanmadan yineledikleri bir talepleri var,
Meclis’te geniş yetkilerle donatılmış bir araştırma komisyonu kurulması,
bu komisyonun, siyasi nedenle işlenmiş faili meçhul cinayetlerin takibini ve dava süreçlerini izlemesi.
Kolaymış istekleri, ne var komisyon kurmakta demeyin,
Meclis Genel Kurulu’nda görüşülen bu konu, CHP, BDP ve MHP tarafından destek almasına rağmen,
meclis genelinde yeterli çoğunluk elde edilemediği için 15 defa reddedildi.
Yani, meclisin çoğunluğu bu cinayetlerin aydınlatılması için özel bir komisyon kurulmasına yanaşmadı.
Neden, niçin sorularının yanıtları yok.
*
Peki neler gördük Sivas katliamı davasında?
Azmettiricilerin yargılanmadığını,
polis tutanaklarına göre 15 bin kişinin bulunduğu azgın bir kalabalık içinden 160 kişinin hakim karşısına çıkarıldığını.
Bunlardan katliamda önemli rol oynadığı bilinen 6 sanık firar etti,
Firariler Türkiye Medeni Hukuku’na göre evlendi,
Türkiye polisinden ehliyet aldı,
Türkiye ordusunda askerlik yaptı.
Hatta biri, kızının evinde (akla en son gelecek yerde) öldü (deniyor).
Bir yandan da profesyonel firari mahkum görevlerini sürdürdüler elbette.
Bugünse işte bu davanın zamanaşımı talebi görüşülüyor.
Yani sanık avukatları diyorlar ki, aradan 18 yıl geçti,
artık düşmeyin bu işin peşine.
Sahi nedir bu zamanaşımı dediğimiz şey, gerçeklik payı nedir?
Bir ailenin, bir evladın kalbine düşen acı zamanla aşılmadığı sürece,
bir davada zamanaşımı olmaz, olamaz!
Naziler’in yaptığı Yahudi soykırımı ve çekilen acılar, zamanaşımına uğradı mı?
Birinci ve İkinci Dünya Savaşı’ndan artakalan ve üzerinde kendimize hayatlar kurmaya çalıştığımız kıtalar, zamanaşımına uğradı mı?

İşin siyasi suç, anayasal düzeni tehdit etmeye yönelik bir örgütlenme ve katliam hareketi olmasından öte, bu memleketin insanlarında bıraktığı travma, zamanaşımına uğradı mı?
18 yıl önce, o polis memurunun, Aziz Nesin’i azgın köpeklere fırlatıp atışını unuttuk mu?
Alevi vatandaşların kalbinde,
300 yıl önce katledilen Pir Sultan Abdal’ın acısı dindi mi,
zamanaşımına uğradı mı?
Peki başka bir dilden de sorayım,
Şems’in öldürülüşü Mevlana’nın kalbinde zamanaşımına uğradı mı?
Daha da basitleştirelim,

Anneniz babanız yakılarak öldürülse hangi açıdan zamanaşımına uğrardınız?

*
Eğer zamanaşımı talebi kabul edilirse,
katliamın üzerinden geçen yıl sayısı ile,
Sivas’ta öldürülen insan sayısı daha eşit bile olmadan,
ikinci bir katliamla bu defa bu aileler yakılmış olacak.
35 insanın acısı nerede, 18 yılda bu zamanı aşmak nerede…
Azmettiriciler, firariler, gerçek suçlular yargılanmadan,
bu zamanaşımı kararını vermek içinize sinecek mi?
YANGIN YAKANINDIR mı diyeceksiniz?
Her şeyin zamanı aşılmayacak mı,
eninde sonunda?
Ben size söyleyeyim öyleyse,
YANGIN YAKANIN DEĞİL, YANANINDIR.
BİZİMDİR, HEPİMİZİN!

Sivas katliamında hayatını kaybeden, ozan, şair ve sanatçların isimlerini bir kez daha hatırlayalım:
Pir Sultan Abdal Şenliği katılımcıları

Muhlis Akarsu-45 yaşında, sanatçı
Muhibbe Akarsu-35, Muhlis Akarsu’nun eşi
Gülender Akça – 25
Metin Altıok-52, şair, yazar, felsefeci
Mehmet Atay-25, gazeteci, fotoğraf sanatçısı
Sehergül Ateş – 30
Behçet Sefa Aysan-44, şair
Erdal Ayrancı – 35
Asım Bezirci-66, araştırmacı, yazar
Belkıs Çakır-18
Serpil Canik-19
Muammer Çiçek-26, aktör
Nesimi Çİmen-62, şair, sanatçı, üç telli curanın son ustası
Carina Cuanna Thuis-23, Hollandalı gazeteci
Serkan Doğan – 19
Hasret Gültekin-23, şair-sanatçı
Murat Gündüz – 22
Gülsüm Karababa -22
Uğur Kaynar-37 yaşında, şair
Emin Buğdaycı-18, şair.
Asaf Koçak-35, karikatürist
Koray Kaya – 12
Menekşe Kaya – 15
Handan Metin – 20
Sait Metin – 23
Huriye Özkan – 22
Yeşim Özkan – 20
Ahmet Özyurt – 21
Nurcan Şahin – 18
Özlem Şahin – 17
Asuman Sivri – 16
Yasemin Sivri – 19
Edibe Sulari-40
İnci Türk – 22

CEZAEVİ ARACI YANGININDA BÜYÜK İHMAL

Beş mahkumun yanarak ölmesi ile sonuçlanan cezaevi nakil aracı yangını dosyasındaki gizlilik kararının kalkmasının ardından olaya ilişkin detaylar da ortaya çıkıyor.

SEKİZ KRİTİK NOKTA

1. İLK ARIZA 150. KİLOMETREDE

2010 yılında trafiğe çıkan nakil aracı, henüz test sürüşünde olduğu 7/12/2009 tarihinde, henüz 150. kilometresindeyken ilk arızasını yaptı. Arızanın büyüklüğüne ilişkin detay yer almazken, aracın Adalet Bakanlığı tarafından “arızalı” bir şekilde teslim alınmış olduğu iddia ediliyor. Sonrasında da aracın arıza listesi kabarık. Yine dosyadaki bilgilere göre bir yıl içinde 12 defa yetkili servise giden aracın, kayış, fan, rotil, viraj çubuğu ve süspansiyon burcu dahil birçok parçası değiştirilmiş. Bu araçların sürekli seyir halinde olduğunu ve çok kısa süreler içinde uzun mesafeler katettiğini hatırlatmakta fayda var.

Aracın teknik detaylarına geldiğimizde ise, 18 mahkum kapasiteli ve üç hücreli bir araç. Her bir hücrenin arasında bulunan kapılarda üçer kilit bulunuyor. Bu kilitlerden biri sürgülü diğeri asma kilit ve ayrı bir anahtarlı üçüncü kilit.

2. 200 KİLOMETRE ARIZALI GİTTİ

Nakil aracı içerisinde iki şöfor, ikisi rütbeli toplam 12 asker ve beş de mahkum bulunuyordu. Metris cezaevine ait araç, buradan Ankara-Sincan’a ardından, Tarsus, Gaziantep, Adıyaman, Mardin ve son olarak da Van’a gelmişti. 11 Eylül sabahı Van’dan hareket eden araç, şöforün beyanına göre 22.30’da, askerlerin ifadesine göre ise 20.15’de Elazığ’da bir petrol istasyonuna ulaştı. Akaryakıt alım fişine göre de aracın istasyona varışı 20.10. Yakıt alındıktan sonra yola devam ediliyor ve Malatya’yı geçtikten kısa bir süre sonra araç teklemeye, motora taş çarpıyormuş gibi sesler çıkarmaya ve sendelemeye başlıyor. İfalere göre, şöforün üretici firmanın yetkili servisi araması ve sonrasında da bir tamir ustasına ulaşılması sonucu geçen telefon görüşmesinde, sorunun kaynağının debriyaj veya yakıtla ilgili olabileceği bilgisi alınıyor. Sonrasında yakıtın tamamının bitirilmeden sorunun yakıt kaynaklı olup olmadığının anlaşılamayacağı şeklinde yönlendirilen şöfor yola devam ediyor. Arızanın başladığı nokta ile yangının gerçekleştiği nokta arasında yaklaşık 200 kilometre bulunuyor ve araç arızalı şekilde bu yolu katediyor. Askerlerden birinin ifadesinde arıza şu şekilde tarif ediliyor: “Yakıt aldıktan hemen sonra aracın hızı rampalarda hemen düştü, aracın motorundan her zamankinden farklı sesler gelmeye başladı ve araç motoru teklemeye, araç sendelemeye başladı, Malatya ilinden hareket ettikten bir saat sonra arka otomatik kapı kendiliğinden açıldı.” Aracın kimi mesafelerde, durmaması için zigzaglar çizerek sürüldüğü de yine ifadelerde yer alan detaylar arasında.

3. OTOMATİK KAPI KENDİLİĞİNDEN AÇILIYOR

Arıza başladıktan bir saat kadar sonra askerlerin ifadesinde de yer aldığı üzere aracın arkasındaki otomatik kapının kendiliğinden açılması üzerine, araç içi irtibat telefonu ile durum şöfore haber veriliyor. Şöfor, elektrik aksamda sorun yaşandığını farkedip, askerlerden birinin tüfek kayışı ile kapıyı içeriden bağlamasını söylüyor. Kapıyı içeriden bağlayan askerler ve araç yola bu şekilde devam ediyor. Bundan da yaklaşık bir saat sonra aracın içine duman doluyor ve araçta yangın olduğu farkediliyor. Mahkumlar gibi arka bölmedeki askerler de dumandan etkileniyor ve otomatik kapı arıza nedeniyle kendiliğinden açılmasa belki de onları da kaybedebilirdik.

4. 2 RÜTBELİ ASKER VE 2 ŞÖFOR “ŞÜPHELİ”

Aracın içerisinde bulunan 10 askerin ifadesine başvurulmasına rağmen, ön tarafta, şöfor mahallinde bulunan iki rütbeli asker ve iki şöfor “şüpheli” olarak dinlendi. Buna rağmen şu ana kadar dosyayla ilgili herhangi bir tutukluluk kararı alınmadı.

5. GÖRÜNTÜLERİN BULUNDUĞU CD NEDEN TESLİM EDİLMEDİ?

Ölen mahkumların avukatlığını yapan Necdet Edemen’in talebi olmasına rağmen, aracın yanmasına ilişkin görüntülerin bulunduğu “CD” teslim edilmedi. Edemen, dosyadaki kısıtlama ve gizlilik kararı bütünüyle kaldırıldığı halde bu görüntülerin kendisine verilmesi için bir kez daha talepte bulunacak. CD’de, rütbeli askerlerden birinin kendi kamerası ile çektiği yangın anı görüntüleri bulunuyor.

6. ELLERİ KELEPÇELİ, “BİZİ DE KURTARIN” DEDİLER

Askerlerin ifadelerinde olayın trajik boyutu daha da açığa çıkıyor. Orta ve şöfor mahalline yakın üçüncü hücrede bulunan mahkumlar duman aracın içine dolarken, “Bizi de kurtarın” diye feryat ediyor ve aracın kapılarını, yan duvarlarını tekmeliyor.

7. BÜTÜN ANAHTARLAR BİR İPTE

Askerlerin bulunduğu bölme ile ikinci bölme arasında bir kapı ve en arka bölme ile de bir başka kapı bulunuyor. Her bir kapıda üçer kilit bulunuyor. Askerlerden bir diğerinin ifadesinde, mahkumları kurtarmak istedikleri ancak hem dumanın görüşü etkilemesi hem de bütün anahtarların tek bir ipte olması nedeniyle, doğru anahtarı bulmakta zorlandıkları, bir süre sonra da artık çok gecikildiği belirtilmiş.

8. İLK BELİRLEMEYE GÖRE AKARYAKIT KAYNAKLI DEĞİL

Akaryakıtın kaçak olup olmadığını anlamak için yapılan ulusal marker testi yapılan ilk yakıt örneklerinde, araçta kullanılan yakıtın kaçak olmadığı anlaşıldı. Ancak aracın Elazığ’dan önce benzin aldığı noktaların da tespit edilmesi ve buradaki akaryakıtların da incelenmesi gerekiyor.

Cezaevi nakil aracı: Bir günde iki karar!

İstanbul’dan Van’a giderken Kayseri’de yanan ve içerisinde beş mahkumun can verdiği cezaevi nakil aracı dosyasında önemli bir gelişme yaşandı.

Dosyaya konulan gizlilik kararı kaldırıldı ve karar ölen mahkumların avukatı Necdet Edemen’e intikal etti. Savcılığın dosyaya gizlilik kararı alması nedeniyle merhum müvekkillerine dair hiçbir bilgi alamayan fakat bugün gerçekleşen son dakika gelişmesini açıklayan Necdet Edemen daha umutlu konuştu:

“Bugün Pınarbaşı Asliye Ceza Mahkemesi tarafından telefonla arandım ve gizlilik kararına itirazımızın kabul edildiği, tutanaklar ve dosyayı alabileceğim söylendi. Bundan sonra ölen mahkum yakınları ile birlikte nasıl bir yol izleyeceğimize karar vereceğiz.”

JET YÖNETMELİK
Cezaevi nakil aracı yangınının yankıları sürüyor. Beş mahkumun yanarak yaşamını kaybettiği İstanbul-Van arasındaki nakilin dosyasına savcılığın gizlilik kararı koyma nedeni hala sürerken, bugün Resmî Gazete’de de kritik bir haber yayınlandı. Dördü tutuklu biri hükümlü tutuklu -yargıtay süreci devam eden- beş mahkumun neden video ya da tele konferansla duruşmaya çıkarılmadığı sorusu yankılarını sürdürürken, Resmi Gazete, 15 gündür onay bekleyen “Ceza mahkemelerinde ses ve görüntü bilişim sisteminin kullanılması” yönetmeliğinin onaylandığını açıkladı.

Buna göre artık soruşturma ve kovuşturma aşamasında Cumhuriyet Savcısı, hakim veya mahkemece dinlenilmesine gerek görülen kişilerin Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi kullanılarak dinlenilmesi, kayda alınması, saklanması ve bunun için teknik altyapının kurulmasına ilişkin usuller düzenlenecek.

Cezaevi nakil aracı dosyasına neden gizlilik kararı kondu?

Pazar sabah bu blog’da Van’dan İstanbul’a giderken yanan ve içerisinde bulunan beş mahkumun hayatını kaybettiği cezaevi nakil aracı yangınını yazdım. Haberturk.com’un manşetinde yazının yayımlanmasından sonra olayla ilgili basında bir hareketlenme oldu. Onlara birazdan değineceğim.
Yazının başlığı “Cezaevi aracı ihaleleri başlasın” idi. Tırnak içinde Adalet Bakanlığı’nın “jet” açıklamasına yer vermiş ve aslında araç ihalelerinin bu yıl içerisinde yapılmış olduğuna da değinmiştim.
Adalet Bakanlığı’nın olayla ilgili yegâne açıklaması olayın insan hakları boyutu ya da içeriğine dair değil, “ihale” kısmına ilişkindi. Hemen arkasından savcılık dosyaya gizlilik kararı koydurduğundan başka bir bilgilendirme yapılmadı.
Bekliyoruz…
Memlekette “tutuklu” sanıklıklardan yana bu kadar dertliyken, hatta neredeyse “tutuklu” tanıklık vakaları gerçekleşecekken ve biz bunları eleştirirken böyle bir olayda tek bir kişinin dahi bu aracın yanıp mahkumların ölmesiyle ilişkilendirilmemesi şaşırtıcı.
En azından ölen mahkumların avukatının bilgisi dahilinde böyle biri yok.
Sanığın henüz olmadığı bir dosyaya neden gizlilik kararı geldiğini merak ediyoruz.
Beklerken de, CHP Başkan Yardımcısı / İstanbul Milletvekili ve İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkanvekili Sezgin Tanrıkulu, ölen mahkumlardan İsmet Evin’in kardeşi Zübeyir Evin’le ve bütün mahkumların avukatı Necdet Edemen’le görüştüm.
Görüşmelerden bazı notları da sizle paylaşayım:

Avukat Necdet Edemen:
Neden video konferans yapılmadı?

Kendisini akşamüstü aradım. Telefonu açtığında Kayseri Pınarbaşı’dan Van’a doğru, 900 kilometrelik yolu yarılamıştı. Pınarbaşı Cumhuriyet Savcılığı ile görüşmüştü. 
Bilirkişi ve yanan aracın üreticisinden yetkililer ile birlikte olay yerinde ve araçta incelemelerde bulunmuş. Aracın akaryakıt deposu, akaryakıtı ve motorundan numuneler alınmış.
Dosyaya getirilen gizlilik kararından duyduğu rahatsızlığı dile getiriyor: “Kimse sanık olarak gösterilmedi, olayı bizzat yaşayan aracın içindeki diğer insanlar dahil. Üretici firmanın yetkilileri ya da bir başkası.”
Basının olayı yanlış yönlendireceğinden endişe duyulduğu söylenmiş kendisine, gizlilik kararı bu nedenle alınmış. Şaşkınlığını sesinden anlamamak mümkün değil.
Aklının almadığı bir başka konu ise otopside karşılaştığı manzara;
Her biri 70-80-90 kilo insanları beş tane 20 kiloluk poşete koymuşlar. Yani kemikleri bile yanmış insanların. Ben avukatım ve cinayetten kazaya çok defa otopsiye girdim ama böyle bir şey görmedim, insanların dişleri erimiş, nasıl bir yanmaktır bu…”
Peki neden Van’dan İstanbul’a getiriliyorlar, davalarının burada görülmesi şart mı diyorum işin aslını bile bile?
Dosyaları İstanbul’da görülüyor. Ancak şöyle bir şey var, artık bazı davalarda video ya da tele-konferansla da duruşma yapılabiliyor. Yapılabildiğini basından da takip ediyoruz. Bu insanlar için neden bu uygulama hayata geçirilmedi biz de bunu soruyoruz.
Edemen sözlerine devam ediyor,
“Bu araçları yakından hiç gördünüz mü bilmem ama ‘mağara’ya benzer. Haberlerde sürekli dört kilitten bahsediliyor ancak bir acil çıkış kapısı yok. Bundan bahsedilmiyor. 20 kişilik araçta, bir tehlike anında basit bir yangın tüpünün yeterli olmayacağı kimsenin aklına gelmiyor. Araçta çekiç, balta gibi kilidi kırmak için hiçbir alet edevat yok. Olsa bile kilidi kır emri verilmiş mi verilmemiş mi, verilmemişse neden?”
Edemen’le konuşmalarımızın geri kalanını dosyanın seyrine göre paylaşmaya devam edeceğim.
*
Basit bir hesap:
Bu aracın içindekilerle birlikte devlete nakil maliyeti, benzin, harcırah vs düşündüğümüzde ve yolun1637 kilometre olduğunu da hesaba katınca yaklaşık 2000 lira kadar. Beş ay önce İstanbul’dan duruşma için talep edilen mahkumların ve askerlerin uçakla Van’dan İstanbul’a getirilmelerinin maliyeti ise –iki ay önceden alınan biletlerin bile ne kadar ucuz olduğunu biliyorsunuz- yaklaşık1500-2000 lira arasında. Ancak uçakla nakil yapılabilmesi için, ücretin mahkum yakınları tarafından ödenmesi gerekiyor, avukat Necdet Edemen’in belirttiğine göre bu ailelerin bunu karşılayacak maddi durumları yok. Video konferans yapılsa zannediyorum maliyet internet bağlantısı, elektrik ve bir boş dvd ile sınırlı kalacak.
*
Zübeyir Evin (Ölen mahkum İsmet Evin’in kardeşi)
“Abim havasızlıktan mı öldü?”

Yüksekova’da bir telefon çalıyor. Telefonun bir ucunda ben, diğer ucunda taziyeleri kabul eden Zübeyir Evin. Adımı ve Habertürk’ten olduğumu söyleyince anlatmaya başlıyor…
“En son bayramda görüştük abimle. Zaten Ramazan’a 10 gün kala Van’da bir yol çevirmesinde gözaltına alınmış, sonra da İstanbul’a oradan da Van’a cezaevine. Biz uçakla gönderilmesini talep ettik ama bizden diğer mahkumların da uçakla gönderilmesi koşulunda bunu kabul edebilecekleri söylendi. Bizim durumumuz mu var ki bütün mahkumları uçakla gönderelim? İstanbul’a duruşma için gideceğini biliyorduk, bu nedenle de her gün arıyorduk cezaevini, gönderilmediği bilgisi veriliyordu. Olay günü abimin adını televizyonda görüp yine aradık, hala cezaevinde olduğu söylendi. Birkaç saat sonra anladık ki, araçta ölenlerden biri de abim. Yola çıktığı halde neden bize ‘hala cezaevinde’ dendi? Şimdi evde ne televizyon kaldı ne bilgisayar, olay günü eşi sinir krizi geçirip hepsini paramparça etti. Allah kimseye böyle acı vermesin. Ama ben anlamıyorum, neden sadece mahkumlar ölüyor. Yoksa onlar havasızlıktan öldüler de bize mi söylenmiyor…”
*
Yeni sorular

1. Adalet Bakanlığı, böylesi uzun bir nakil işleminde, gerek mahkumları gerekse onları korumakla yükümlü asker ve Bakanlık görevlilerini, yanlarına bir sağlık personeli koymayarak içine attığı riskin farkında mı? Bu insanlardan herhangi biri bu “uzun” yolda herhangi bir sebeple rahatsızlansa müdahaleyi kim yapacak?
2. Akaryakıt numuneleri incelenmeye alındı mı, detaylı rapor ne zaman çıkacak?
3. Ölenlerin, tam olarak neden öldüklerini, havasızlık, duman zehirlenmesi vs ortaya çıkaracak olan otopsi raporu da savcılığın gizlilik kararı nedeniyle kimseyle paylaşılmayacak ve basın bilgilendirilmeyecek mi?
4. Olay yeri inceleme ekibi ile üretici firmanın araçtan aldığı numuneler hangi aşamalardan geçecek, bilirkişi raporu ne zaman çıkacak?
5. Bu beş insanın ardından “Allah rahmet eylesin” deyip geçecek miyiz?

Hala yanıt bekleyen diğer sorulara gelirsek:
Alev alan bir araca müdahale etmek yerine “şok”a giren güvenlik sorumluları, memlekette savaş çıksa ya da araca bir saldırı olsa nasıl bir tepki verecekler? Nasıl bir eğitimsizlik, nasıl bir tecrübesizliktir ki bu? Buna rağmen, bu hazırlıksız insanlar bin altı yüz küsur kilometrelik yolda mahkumlara nasıl refakat edebiliyor?
-Aracın içinde güvenliği sağlamakla sorumlu askerler, mahkumların kaçma ihtimalini düşünerek risk almamak için mi tahliyeyi gerçekleştiremedi?
-Cezaevi aracının güvenlik kameralarının deşifresi yapılabilecek durumda mı?
– Van-İstanbul arası 1637 kilometre. Türkiye il sınırlarının neredeyse en uzak iki noktası neredeyse. Böyle uzun bir yolculuk için böyle eski ve bakımsız bir aracın risk teşkil ettiği akla gelmedi mi? Bu bir ihmal değil midir?
-Yanan araba 2010 model ve dizel… Dizel kolay yanan bir yakıt değil. Konuyla ilgili detaylı rapor ne zaman kamuoyuna sunulacak?
*
Gelelim işin medya kısmına;
-Bugün Taraf gazetesinden Markar Esayan, köşeyazısında bu sorulara bir atıfta bulunarak konunun takipçisi olduğunu belirtti.
http://mesayan.wordpress.com/2011/09/20/menderes-ve-yananlar/
Ahmet Hakan da Hürriyet’teki yazısında bir bölüm ayırdı konuya:
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/18765008.asp?yazarid=131
-Habertürk gazetesinden Umur Talu ve Ece Temelkuran da konuya yazılarında yer verdi:
http://www.haberturk.com/yazarlar/ece-temelkuran/670859-insanin-tarafinda
-Konuyla ilgili CHP‘nin ana sayfasında da Sezgin Tanrıkulu’nun hazırladığı bir kınama yayınlandı
http://www.chp.org.tr/?manset=tanrikulu-5-insanin-diri-diri-yanarak-oldugu-bir-olayda-sorusturmayi-yuruten-savcinin-gizlilik-karari-vermesini-kinadi

Cezaevi aracı ihaleleri başlasın!!!

12 Ağustos 2011’de yine burada bir yazım yer almıştı. Cezaevlerinde son 10 yılda sağlık kontrollerinin düzenli yapılmaması ve teşhis sonrası tedavilerdeki ihmallerden ötürü yaşamını kaybeden 913 insana dairdi o yazı. Sayı “en azından” 918 oldu şimdi.

Hem de ihmallerin en büyüğü yüzünden, kaza deyip geçemeyeceğimiz bir hadise yüzünden.
Olayın nasıl gerçekleştiğini gazetelerden, televizyonlardan hepiniz gördünüz, okudunuz. Van’dan İstanbul’a nakil sırasında cezaevi aracı “teknik” bir arıza sonucu alev alıyor ve içerisinde bulunan beş mahkum yanarak hayatını kaybediyor.

O ateş kalbe düşüyor, o araç kalbimizin tam ortasında cayır cayır yanıyor.

Ve kimse bir şey yapamıyor, “şok” yüzünden.

Peki.

*

İnsanın aklına önce şu sorular geliyor:

-Cezaevlerinde kaç tutuklu-hükümlü var?

-124 bin 74.

-Peki tutuklu sayısı kaç?

-54 bin 796.

-Onları nakil eden araç sayısı kaç?

-607.

*

Feci olayın gerçekleşmesi üzerine Adalet Bakanlığı “müjde”yi patlatıyor:

“2011 yılında ise 100 adet hükümlü ve tutuklu ring aracı alım ihalesi Devlet Malzeme Ofisi tarafından yapılmış olup, bu araçlar 2011 yılı sonuna kadar Genel Müdürlüğümüze teslim edilecektir. Son dört yılda, 2011 yılında alınacaklarla birlikte 256 adet hükümlü ve tutuklu nakil aracı alınmış olacaktır.”

Bu yüreklere su serpen açıklama kimseye, hiçbir şey ifade etmiyor ya da etmemesi gerekiyor. Çünküolay gerçekleşirken orada ne bir damla su var ne de yanarak ölen insanların çığlıklarını dindirecek bir bilgi…

Tabi ben bekliyorum bu olay sebep gösterilerek şimdi bir güvenli, janti cezaevi aracı ihalesi açılır,adını hiç bilmediğimiz çok zengin biri bu ihaleyi alır, cebini doldurur falan filan…

E mahkum sayısı bu kadar çok olunca ve her yıl böyle çoğalınca alın size kurumayacak bir çeşme…
Bakalım artık, altına ağzını ilk kim dayarsa.

*

Meseleye bir de insanlık dışı, değil hayvan ya da bitki, bir masa ya da bir soba duyarlılığında bile bakamayanlar var bir de. Ölenlerin arkasından yazdılar orda burda…

“Onlar zaten masum insanların canını yakmıştı, iyi oldu” diyen insanların sesini duydum,twitter’da ve haber altlarındaki yorumlarında gerçek yüzlerini gördüm. Bunu yazan zavallı vicdansızlarla aynı dünyayı paylaşmaktan utanıyorum.

*

Adalet Bakanlığı’ndan yanıtını beklediğimiz diğer sorular:

Alev alan bir araca müdahale etmek yerine “şok”a giren güvenlik sorumluları, memlekette savaş çıksa ya da araca bir saldırı olsa nasıl bir tepki verecekler? Nasıl bir eğitimsizlik, nasıl bir tecrübesizliktir ki bu? Buna rağmen, bu hazırlıksız insanlar bin altı yüz küsur kilometrelik yolda mahkumlara nasıl refakat edebiliyor?

-Aracın içinde güvenliği sağlamakla sorumlu askerler, mahkumların kaçma ihtimalini düşünerek risk almamak için mi tahliyeyi gerçekleştiremedi?

-Cezaevi aracının güvenlik kameralarının deşifresi yapılabilecek durumda mı?

– Van-İstanbul arası 1637 kilometre. Türkiye il sınırlarının neredeyse en uzak iki noktası neredeyse. Böyle uzun bir yolculuk için böyle eski ve bakımsız bir aracın risk teşkil ettiği akla gelmedi mi? Bu bir ihmal değil midir?

-Bu mahkumlar neden uçak yerine bu araçla nakil edilmek istendi?

-Bu araçların bakımları ne sıklıkta yapılıyor, yaşı geçmiş araçlar da hala kullanımda mı?

-Yanan araba 2010 model ve dizel… Dizel kolay yanan bir yakıt değil. Konuyla ilgili detaylı rapor ne zaman kamuoyuna sunulacak?

*

Mahkum dediğimiz “insandır.” Benim bildiğim, dünyada beş insanın daha yaşama şansı elinden gitti. Kendilerini savunamadan ve gerçekte ne olduğu aslında hiçbir zaman bilinemeden, beş insanımızı kaybettik. Suçlarının ne olduğu inanın umurumda değil. Hiç kimse böyle bir ölümü hak etmiyor. Son sözüm en büyük endişenin, ekranda donmuş kalmış alt yazısı gibi, zihnime çakıldı, gitmiyor.

 

Cezaevinde, parmaklıkların arkasında tuttuğu insanını bile koruyamayan bir devlet, bu olayın hesabını kime ve nasıl verecek…

* * *

Not: Olayda hayatını kaybedenlerden Akif Kabalı’nın amcası Fethullah Kabalı, Adalet Bakanlığı’ndan şikayetçi olduğunu söylüyor…