ince, uzun, elbette karanlık

Yıllar karışıyor, hangi seneydi diye sordum Emre’ye, 2002 dedi.
Assos’tan Çanakkale’ye bir yol gider, ince ve elbette uzun, geceleri karanlık. Gökyüzü açıksa, dolunay varsa şanslı sayardım kendimi, belki önüme çıkacak  bir dağa çarpmaktan onlar sayesinde son anda kurtulabilirdim.

Bir araba insan doluşup, çapamızı, malamızı, işte ne bileyim metremizi, rapido kalemlerimizi, ahşap iskemlelerimizi, aydinger kağıtlarımızı, diğer kağıtlarımızı, tüm kağıtlarımızı geride bırakıp yola çıktık. Assos’tan Çanakkale’ye. Bir araba insan. Kaç kişiydik diye sordum Emre’ye, rakamla 5 dedi. Sinan, İlkay, Gülin, Emre, ben.. Beş ettik.

Assos’tan Çanakkale’ye giden uzun, ince, geceleri karanlık yolda, ay bir başka galaksiyle buluşmaya gitmişken ve yıldızlar bir şeylerin arkasında kalmışken arabadan indim. Bir oyun edecektim aklım sıra. Birden duracaktı araba ve ben inecektim. Anlaştık Sinan’la, durdurdu arabayı. Ben indim ve onlar arabayı sürmeye, ben yolda yürümeye devam ettik. Araba gözden kaybolduğunda, ilkin annemi düşündüm. İşte o anda annemi düşünmesem belki korkular da peşi sıra gelmeyecekti. Mesela o sırada annem yerine Michael Jackson’u filan düşünsem belki dans etmeye bile başlardım. Tabii o zaman şimdilerde dinlediğimiz şarkılar da yoktu, onlar olsa yine bir nebze rahat ederdim, neşeli olurdum ama belki hayvanlar yine de gelirdi. Hayvanlar korkunun kokusuna geliyor, bu doğru. Annemin hayaliyle birlikte içime bir anda yerleşen yok olup gitme korkusu, geride bıraktığım fırçalarımız, aydinger kağıtlarımız, şimdi ismini veremeyeceğim birinin asetona yatırıp çürüttüğü rapido kalemlerimiz, diğer kalemlerimiz, bütün kalemlerimiz, içinde akrep ve çıyanlarla sakince uyuduğumuz taş evlerimiz, ceza olarak boyamamız gereken o koca su tankeri, hatta ellerim, evet ellerim de geride kalmıştı, onları da kaybedecek olmak, hiçbirini bir daha göremeyecek olmak, endişelendirdi.

Endişe insandan daha büyüktür ama insan da gökyüzünden büyüktür. Daha güzel asla değil ama daha büyük. Korkuyla karanlık ne zaman tanışır, ahbap olur, çocukluğumuzun hangi gününde? Annemin karnı da karanlıktı, öyleyse hiç korkmamalıyım. Korktum. Ulumalar işittim. Korkumun kokusunu alıp, az sonra beni yemeye gelecek olan gececil, kötücül, korkucul varlıklar. Hangi dilde konuşacaktım onlarla? Okulda zar zor öğrendiğimiz Eski Yunanca mı? Evet, Assos’tan Çanakkale’ye giden bu yolda olsa olsa bu dil konuşulurdu. Bekledim, gelen giden olmadı.

Yine de iyiydim. Anneme rağmen iyiydim ve bir parçasıydım bu gezegenin. Beni kimse koparamazdı o günlerde oralardan. Arabanın ışığı yeniden belirdi, şaka bitmişti. Arabadakiler benden daha çok korkmuştu, onların da bir parçasıydım. Bilmiyorum ki nasıl desem, iyiydim yine de.

Bir daha beni kimsenin yol ortasında -sırf canım istedi diye- bırakmayacağını bilemezdim. İstesem de bırakmayacaklarını.

Yaşar Kemal: Tek kanatlı bir kuş

190614_10150101300517507_2627400_n
Yaşar Kemal ile, 2009…

Çukurova’da, Hüyükteki Nar Ağacı’nın yakınındaki Yeniköy’de toprağı çamurla sıvayan çocuk ellerimi hatırlıyorum. Hafta sonu gelip de tatil başladığında, kardeşlerim ve ben köy hayatına dahil olur, rugan pabuçları çıkarır yerine lastik terlikleri giyerdik. Sabahın ilk ışıklarıyla yazıya giden arkadaşlarımın arkasından bakakalışım dün gibi aklımda. Onca sır nereye gider diye düşünmeden edemezdim. Konuşacak laf bitmediğinden koca karılar sabaha kadar söğüdün altında otururken, su kanallarının birleşim yerlerinden Sarıkız çıkacak korkusuyla ben dahil tüm çocuklar tir tir titrerdik. Çiftliğin önündeki tarlada bilmem kaç yıldır duran musalla taşında İsmail Dede’yi yıkadıklarını gördüğümüz günden sonra, taşa bir daha oturamadık, korkudan. Yağmur yağarken, cam kenarında oğlunu bekleyen Safiye Nene’yi çeler melerlerin tuttuğu akşamdan bu yana geceleri pencereden dışarı bakamaz oldum. Köy yerinde korku durduğu yerde çoğalır. İnsanlar çocuklarını neyden koruduklarını bilmeden saklar, sakınır. Bir bakarsınız korku, her şeyin yerini alır. Haliyle de ruha bir telaşsızlık, bir rahatlama gelir. Korkunun ibadeti, çoğu zaman geri kalan tüm duygulara yeğdir. Herkes birbirini bir şeylerden korkutur ki daha az günah işlensin. Çocuklar bile…

Yaşar Kemal’in Tek Kanatlı Bir Kuş romanı korku üzerine bir eser. Bu korku her insanın kendi karanlığında yarattığı iblislere, sisin içinden çıkacak sandığımız ecinnilere, çok mutlu hissettiğimizde içerilerimizi birdenbire kaplayıveren huzursuzluğa benziyor. Halkı tarafından terk edilen Yokuşlu kasabasına tayini çıkan, eşi Melek Hanım’ı da yanına alıp yola koyulan posta müdürü Remzi Bey’in hikâyesi. Kasabanın neden terk edildiği, neden hiçbir arabanın oraya çıkmadığı, en babayiğit şoförlerin dahi neden Yokuşlu’ya gitmekten imtina ettiği ise tam bir muamma. Bununla ilgili söylentiler, endişe, batıl ve bilinmezlik içerisine hapsolmuş daracık bir coğrafyada kasabaya giden yolu bulmaya çalışan Melek Hanım ve Remzi Bey’e, Alamancı Zeliha ve kocası Hüsam ile oraların delikanlısı Yanıkoğlu Hüseyin’in bir ceviz ağacı altında bölüştükleri ekmek eşlik ediyor. Kozan’lı Melek Hanım’ın yerçekimi gibi hikâyeyi çekip çevirdiği roman sizi kendi korkularınızın merkez noktasına sürüklüyor. Kaynağı ister çocukluğunuz, ister bugün olsun, ister Anadolu’da yetişmiş olun ister kentte, Yaşar Kemal korku ortak paydasında hayal gücümüzün sınırsızlığını bir kez daha sorguluyor.

‘KORKUDAN HEP KORKTUM’
Yeni bir roman değil Tek Kanatlı Bir Kuş. Yaşar Kemal’in 1960’ların sonunda yazdığı ve şimdi yayımlamaya karar verdiği bir yapıt. Dönemin diline yaklaştırmasının yanında, büyük ustanın kendi yazarlık serüveni içerisinde önemli bir yere sahip. İnce Memed’le eşzamanla yazılması açısından Yaşar Kemal’in kendi ruhunun derinliklerindeki korkuların da belki ipucu niteliğinde. Bu anlatıya dair şöyle bir yorum yapıyor kendisi: “Ben hep korkudan korktum. Korkudan çok korktum. Roman yazdığım zaman içimde bir korku istemezdim. O yüzden bu kitapta da korkuyu anlattım. Kayseri’de askerlik yaptığım kasabanın üzerinde büyük bir taş vardı ve bütün kasaba bu taşın üzerilerine düşeceğinden korkuyor, düşmesin diye taşı demir zincirlerle bağlıyorlardı. Madem korkuyorsunuz o zaman çekin gidin derdim. Seneler senesi bu korkuyu yazmak istedim.”

Bugün yayımlanmasının bir başka anlamı da var. Korkunun Anadolu’nun ve büyük şehirlerin dört bir yanında kol gezdiği, kasabaların ve köylerin daha önce hiç olmadığı kadar kaderine terk edildiği bir zamandayız. Konuşmadan önce lafını tartmak iyidir de, artık düşünmeden önce bile çok defa tartıyoruz, her konuyu. Zira bizden beklenen ve hatta talep edilen de bu. Yokuşlu’nun insanları gibi ayağımızın altından kayıyor toprak ve nereli olduğumuzu unutalı çok oldu. Kalbimiz aynalanmış gibi öyle bakıyoruz birbirimize. Belki de Yaşar Kemal’in bu romanı, bugün yayımlamasının sebebi biraz da budur. Hepimiz tek kanadıyla uçmaya korkan birer kuş gibi kaldık. En az ikimiz yan yana geldiğimizde tam bir kuş ediyoruz ve bunda utanacak bir şey yok. Yaşar Kemal ile ilk karşılaşmam 2009 kışında YKY kitabevinde olmuştu. Yanına gidip ailemin Adanalı olduğumu söylediğimde “Gel seninle İstiklal Caddesi’nde biraz yürüyelim” demişti. Koluna girmiş, İstiklal Caddesi’nde yüz metre kadar yürümüştük. Tanrıyı gördüğünü zanneden eski insanlar gibi hissetmiş, hayatımın sonuna dek bir muska gibi gururla taşıyacağım bir an yaşamıştım. O gün layıkıyla teşekkür edememiştim, şimdi teşekkür ediyorum. Korkunun ve kaygının yüz metrelik de olsa terk edildiği bir yolculuktu. Sizi hangi korkularınızla yüzleştirecek bilmiyorum ama beni elimden tutup çocukluğuma götürdü Tek Kanatlı Bir Kuş. O günlere ve o günlerden bugüne kalan korkulara elimi sıkıca tutan bir ustanın yanımda olduğunu bilmenin rahatlığıyla göz göze geldim. Korkunun kendisinden korkmaya başladığımız gün tüm bu olanların üstesinden gelebileceğimizi hatırlattı. Bir başka deyişle, kulağınızın tozuna değecek bir eser. Sonrasında yere düşüp düşmemek size kalmış.

Adam hemen otomobiline bindi. Otomobilde düşündü bir süre. Eliyle karı kocayı çağırdı. Gelip karşısında gene hazır ola geçtiler. Melek Hanım her şeyi anlamıştı. Adamın kim olduğunu bilivermişti, hiç şaşmaz, onlardan birisiydi. Ol sebepten Melek Hanım adamın huzurunda gözlerini bile kırpmadan put gibi duruyordu. “Ben de,” dedi adam, “ben de bu kasabaya geldim, geldim fakat giremedim, gidiyorum şimdi. Kasabaya girmenin bir yolunu bulacağım. Şimdi Ankaraya gidiyorum, siz burada bekleyin, ben bu kasabaya girmenin mutlak bir yolunu bulacağım. Siz hiç üzülmeyin, üzülmeyin ve burada bekleyin. Sağlıcakla kalın. Allah yardımcınız olsun.” Yana çekilip daha sıkı hazır ola durdular: “Güle güle, güle güle, uğur ilen,” dediler, “uğur ilen.” Otomobil çok hızlı gidiyordu. Su gibi kayıyordu asfaltın üstünden. “Bu kasabada bir şey var,” dedi Remzi Bey. “Var var, bir şey var,” dedi Melek Hanım. “Ne yapalım o bile girememiş, burada, biz o büyüğümüzü bekleyeceğiz. Şimdi ya Ankaraya gidiyordur, ya İstanbula. Gidecek, orada daha büyüklerle konuşup gelecek, sonra da hep birden Yokuşluya gireceğiz.”(Kitaptan)

Yazı: RadikalKitap eki, 13/9/2013

keçe

Sen pek beğenmesen de yörükler arasında bir adım sanım var benim.
Daha önce söylemiştim, son yörükler de dağlardan indi.
Keçe çadırlarda bana ayrılan bir oda, odanın içinde bir mum, mumun altında bir ahşap sini. Gümüş siniye bakınca herkes kendini, ahşabına bakınca n’apılırsa yapılsın herkes seni görür. İyi anlamda söylüyorum, kim bir ağacın gövdesine gözlerini diktiğinde, halkaların arasında kendi fotoğrafının belirivermesini istemez ki?
Fotoğraf demişken, Harran’da bir kadınla tanışmıştım, yaşlıca. Elimde fotoğraf makinasını görünce, kocasını tutup kolundan getirdi, yan yana durdular, çek dedi fotoğrafımızı, çektim. Bir başka dilde gerçekeşti bütün bunlar. Hiç fotoğrafları yokmuş, yan yana bir fotoğrafımız yok, çek de olsun dedi. İstanbul’a döndüğümde yolladım bir tane yaptırıp. Ulaştı mı bilmiyorum.
Ne zamandır Harran’a gitmiyorum. Yan yana bir fotoğrafımın olmadığı insanları ne kadar sevmiş olduğumu düşündüm, hatta onları daha çok seveyim diye, bir fotoğraf çektirmemek için özel bir çaba sarfedildiğinden kuşkulanmıyor değilim.
Zarar.
Anlamıyorsun demiyorum, onun yerine kabahatli çıkarıyorum kendimi. Kolayıma geliyor böylesi, kabahat barışmak isteyenlere özgü bir erdem. Kabahatten arta kalan taraflarımla gözlerimi bağlıyorum, benim de görmek istemeyeceğim şeyler var bu hayatta.
Yazıyorum diye çok bir şey yapıyorum gibi görünse de dikey ve yatay olarak baktığımızda, aynı masanın başında, aynı sandalyede, aynı ifadeyle, belki de henüz tamamlamadığım o tek bir mektubu bitirmeye çalışır gibi yazıyorum. Kafka’nın babasına yazdığı mektubu düşünürsek, birileri birilerini balık gibi parçalayabilir hikayenin sonunda, mühim değil. Talibim buna da.
Kar suyu sağ olsun, yeni bir çiçek açtırdı, biriktiği yerden su içti hayvanlarım.
Baharın öyle ya da böyle geleceğini yine bu su sayesinde anladık, ben, yörükler, otlarım ve hayvanlarım.

Kim bilir ne dedim yine, neyi incittim yerinden.
Ekeceğim kendimi sonunda ağaçlarımın yanına, murat uyurkulak okurken uzayıp gideceğim.
Yaptıracaksınız bunu bana.

çukuru

latika kendi şarkısını mırıldanıyor
bir kolum çok fakir benim, latika ona kendi ülkesinden su getiriyor, içiriyor,
hangisi olduğunu söylemeyeceğim sana.
fakirlikle baş etmenin birçok yolu var canım, yaz sonu, sonbahar başı filandı, bir rüzgarın içinden yakalayıverdim seni. suya atlarken kolluklarını takmadığını fark eden çocuk telaşı benimki, iş ki nefes almayı unutmasın. onu da unuttuğum oldu, olsun. nedir bu böyle, nedir bu böyle gelişin senin?
*
‘her şey yolunda’ diye yalan söyleyen arkadaşlarım var benim, öpe öpe bitiremem.
çukurumun ucundan ortasına koştum, çöke çöke.
çukur, başka bir yere düşebilmek için bahanesi hayatımızın.
bilmiyorum neden, kolluklarını unutmak gibi bir seçeneğin hiç sunulmadığı bir ikinci gençlikten sesleniyorum sana.
çocukluğum böyle değildi, ilk gençliğim de böyle değildi.
bir şey diri tutuyor beni bu mevsimde, bir şey aç bırakıyor.
*
kollarımı miras bırakıp, gideceğim hayatlarınızdan…
bir türlü gidemediğim yerlere, latika’nın köyüne filan.

hafif

çocukken defterlerine gündelik kahramanları çizerdi muhtemelen, şimdi yok.
*
dünya batmış, bir yangını soluyoruz.
içim, içime büyük geliyor, çıkartıyorum dışarı. çıkartınca kan, onu görmeye dayanamayan biri var, şurda. onu da çıkartıyorum. karda kat kat dediler, giyin. giyindim. üşümüyorum artık. her yıl aynı gün yürüdüğüm yolu, bu kez şarkılar dinleyerek geçeceğim. sesler, seslere karıştı. benim yollarım kısa çoğunlukla, kendim uzayacağım, çaresi yok.
*
yeni yıl mı büyük, sen mi büyüksün?
bilmiyorum.

kar suyu

bir kemanın gövdesi çiziliyor
çıkan sesi dinlemeye gelmiş onlarca insan
alkış, kıyamet.
hangi kitapta rastlamıştık buna?
hayır, hiç.

kar suyu eriyorsa da soğuk. içime işliyor. soğuk bir yerden geldim, içim soğuyarak.

sen olsan n’apardın?
yerimde.

kaç

the days are bright and filled with pain… (j.m.)

kimse hatırlamıyor kimseyi
nar.

siyaha en yakın renk lacivert olmalı, zararsız bir ot olarak salona alınan ve evi işgal eden bir ağaçla konuşuyorum. dönecek yeri kalmadığını filan anlatıyor.
insanlar birbirini yalnız bir defa seviyor diyor.
ben her sabah dallarımın hatrını soruyorum diye devam ediyor.
ne yaz, ne de kış, ev otuyum
daha söyleyecek sözleri varken, bir parfüm şişesinin resmini çizmeye başlıyor sandalyenin tekerlekleri, daireler çizerek. çizip, yer karolarının üstünden, seni beni hiçe sayarak.

let your children play (j.m.)

yolda bir ağacın yaş halkasına çarpıyorum kafamı.
çarpıyorum da öyle geliyorum kendime.
annemin tuttuğu pedaldan babam düştü, benim tuttuğumdan -tutarsam eğer- kimse düşmeyecek.

zor.

mala

elbette kek değil, başka bir şey taşıyor bir yerden, bir başka yere. bir mala.
hiç asansör beklemedik seninle, birazdan birlikte edeceğin yolculuğun garantisi, dikdörtgen ya da yuvarlak bir düğme. ne kadar geç basarsan o kadar iyi. o ne kadar geç gelirse o kadar.
gelmezse boşluk, çek ayağını.
düşedebiliriz.
gelirse gir içeri.
kaç kat ama?
hiç beklemeyeceğiz seninle biliyorum, hiçbir şeyi hem de.
gitmiyoruz da hiçbir yere.

çiçeği kopar, gözü çıkar ve kanı akıt
bağla beni bildiğin yerden
mesele değil

bıraksalar güneşi, ayı filan, bir gezegende yaşadığımızı saklayacağım senden
bunu yapamayacağım için sen topla kargalarını, bir söz ver onlara.
ben de dinliyor olacağım bir kenarda.
tamam?

 

 

müessir

Eski kelimeler kullanmıyorsun, yeni kelimeler de. Sesin bildiğim gibi değilmiş meğer, hemen kaldırıp koydum kenara. Yağmurun yağdığını yan duvardan sızan sudan anlayan kalp, eksi ikinci kattan göğü düşlüyor. Benim bu laflarım filan belki artık biraz can sıkıyor.

bomboş oluk
ben canım,
nereye akacağım şimdi?

dikiş

Bazı uykulardan önce kendimi bir sandığın içinde düşünürüm. Orta yaşlı ellerce katlanmış, beklemeye alınmış bir top kumaş. Aklına gelirse şayet, beni kat yerlerimden çöz. Muhtemelen yeşilim, mutlaka inceyim, iğneyi de ipliği de sevmiyorum, onlarsız dolanmak istiyorum bir ağacın ya da bir insanın gövdesine. Çift taraflı giyiliyorum ve fakat en çok bir sandığa yakışıyorum.

açılamıyorum.

Hüthütler çalılarda dondu, ufuk çizgisiyle ayrıldım ortadan ikiye. Yeryüzü batıyor her yerime, ‘o dünyanın’ boğumlarından akıp gideceğim. Çayın demlenmesiyle tarihimiz arasında bir derin bir bağ kuruyorum. Tarihimiz ki, şeffaf kalemlerle yazılmıştır, yine kendileri gibi şeffaf bulutsu bir yerlere. Keçiler kayalardan bırakıyor kendini, aşağıda nehir, nehrin suyu küfleniyor. Mecburen hüthütleri güdüyorum bu kış.

bir şeye benzemiyorum.

at örtüsü

kollar uzun
kollarım

boynum bükük, geceleri oturmaktan
bir kolyem var, onu taktığımda hiç sevmiyorsun beni
bilmiyorsun da sevmediğini

nasıl uzun anlatamam
eğilmeden dokunuyorum dizlerime
vakt-i zamanında, bir güvercin olarak çıkmıştı aklım iki dudağımın arasından
o an kapamasaymışım gözlerimi, görebilir miydim sence?,

 

IMG_1427

bulut

eşyalar tozlanır, insanlar kitap yazar

şimdi çöz beni
sudaki kayalığımdan
havadaki bulutumdan çöz
dizlerinin hizasından
parmaklarının ucundan çöz
çocukken otobüs yolculuklarımda, yaşlılar geçmişlerini, ben yaşlıları izlerdim. düşünecek şeylerim hemen bittiğinden, oturup seni beklerdim.
bana hiç ekmek getirmedin,
gofret, çikolata, sakız filan,
gözlerim yolda, ellerim kalbimde, gelmedin
gözlerimden çöz
seninle ilgili az şey biliyorum, mesela griyi ellerinle seçersin, siyah üzerine konar kendiliğinden, o kadar.

‘hepsinden biraz’ kaldım
eksiksen tamamlan

bugün yine üzerime sonbahar bitkileri filan döküldü, bir başka mekanizma ile çekildi başımın üstünden gökyüzü, sen yoktun, ayaklarımın altından akıyordu dünya, ayaklarımdan çöz.

biliyorum bakmazsam dağ olacak
baktığımdan çöz.

fotoğraf

bir şey uyur
ve belki uyanır

başından belliydi
keseceğim saçlarımı

bir fotoğrafı da yok ki dursun şurada şöyle
önce iki yana, sonra sesi filan kahkahasının
belki bin yıldır girer çıkar rüyalarıma
haberi yok.

utanıyorum söylemeye anla
beni dövdüler bu hayatta
sopayla filan

bu yüzden
bir şey uyur
ve nadiren uyanır

sonbahar bitkilerinin taarruzundan bana kalan
sararmış saçlarım
belliydi keseceğim onları
ta en başından

cam

‘sus’ dediler
sustum
ne yalan söyleyeyim,
kendimden çok çocuklar için korktum.
ben de büyük kitapları dizlerimin üzerinde uyuttum
ben de bir kuyumcunun vitrinini izledim dakikalarca
ben de aynı sakızı birden çok defa çiğnedim
babama dükkanında yardım ettim ben de
annemin saçları yavaşça beyazladı
ben de giysilerimi bir beden büyük giydim
ayakkabımdaki çamurdan utanmayı çok geç öğrendim

insan dediğin
sade iki el
sade iki göz
sade iki ayak
sade iki kol
sade iki kulak
sade iki dirhem et,
ve bin ayıptan ibaret.

hem belli mi bir daha iki ayağımızın üzerinde durabileceğimiz?
dar kıyafet giyemiyorum ben hala,
nereye diyorsan oraya, gidebiliriz
senin saçların
benim başımdan dökülür
benim ayaklarım sıklıkla birbirine dolaşır,
ve sen bunları gayet iyi bilirsin…

SCN9A

ellerimin ıslanmasından hoşlanmam
bir mumu tek seferde söndüremem
kız kovalayanla başlayan bir filmde artık kız olmamalı
olmuyor da zaten
‘aşk acıları’ diye bir kitap okuyorum,

terk eden sevgiliyle (yüz vermiyor olabilir, karşılıksız bırakabilir, aradığım sen diilmişsin filan diyebilir) insan bir duruma uyanıyor.
‘şu an neyim ve aslında neler olabilirdim’
kendini kaybediyorsun yani
potansiyeli filan.

SCN9A
bir doz, iki doz
düşün Pakistan’da altı kişilik bir aile var ve hiç mi hiç acı hissetmiyor
sırf bu SCN9A yüzünden
acı bilgisinin olmaması ve ağrının da
ne zor şey
kolun kırılıyor, anlamıyorsun
kafan kırılıyor, hissetmiyorsun
bildiğin kırılıyorsun işte
hiç mesele etmiyorsun.

neyse işte,
derken derken bu günlere geldik

birbirini seven insanlara
birbirlerini daha çok sevebilsinler diye
bir burs verilmeli.

MAGMA

MAGMA çıktı…
‘Ben bir çoban değilim, Ay’a sevdalanamam’ diye başladım anlatmaya…
Herakleitos’un kırık taşları arasında, Myndos kapısının arkasında
İassos’lu balıkçıların çanlarında kendimizi çaldığımız doğrudur,
başka doğrular da var

MAGMA’nın ilk sayısında Bafa gölü ve hikayesini anlattım,
belki okursunuz,
belki azdır,
okuyunuz.

böyle başladı her şey

IMG_1044

kolon

bir yaşlı çoban, zamanında
söylemişti
‘ismini bulacağım senin’
demişti
bulunca da sesleneceğim
sana,

taa diye…

kafasını sağa sola devire devire konuştu benimle
hindistan ülkesinden gelmiş gibi
içinden çekirdeği çekilmiş kayısı
gözünden sürmesi

çekilir o
ben bir şey derim
o yengeçler gibi dalgalarla suya çekilir
bir daha kimseyi görmeyeceğim rüyamda.

daha…

harfler karıştı birbirine
a neredeydi,
b nerede
c bir hayaldir, cereyan yapar
suyun altında karşılaşmışızdır en az bir kere
sen bir tavus kuşu
hani bin gözlü devden koparılmış gözlerle
ben bir ceylan
sekerek suyun üstünde bir süre
sonra batıp karşında
evet
batıp karşında
derine.
sen yoksun, sen yoksun, yoksun
rüya.

h’leri iyice söylenen diller dolanıyor dilime
ben eski eşyaları hemen atıyorum
şaşırma bu kadar
ama
sen ne kolay söyledin bazı şeyleri
bazen de duvar çarpar insana
dümdüz
çok haneli sayıları okuyamıyorum diye annemin beni doktora götürdüğünü nereden bilecektin. rakamları tel tel izah ederken,
beni bir deltada avladıklarını,
nereden.

yaralanmak gariptir
fotoğrafını çekmek istersin

yol bu.

üstelik
‘güzel bir yolculuk oluyor’
kağıtları kırarak kullanan bir şairin dediği gibi

zahmet olmazsa ben,
bir su daha alırım.
O da gelsin, hoş gelsin.

insan
diken gibi batıyor
insana

IMG_9625

Aris de dahil herkesin uyuduğu bir sabahta sayıklamalar

sol elinde bir şey eksik
sol elini bulalım bu karanlıkta

acıları yarıştırıyordu çocuklar
çünkü ben onlardan bunu istedim
kalpkırımlarında Aris, çok hırpalandı
yazıya gitti
dönmedi.

‘kalpteki kiri muhafaza et’ dedi
‘kalpteki kir deliliğin merhemi.’

eski dostlarımızı
-hep aynı insanı severken-
bulmak isteriz
eski sevgilimizi hep bizi severken
isteriz.

her kırılan dağılmaz
onlar, öyle bilirken daha güzel.

Aris’i iyilikten yapmışlar
eriyor suda
sevebilir bir daha beni
düşe de biliriz.

bir kadının kocası oldu dün
evinde yalnız oturuyor şimdi.

Aris’in emri ile

yer soframızdan kuşlar kalktı
biz oturduk
o oturuşta bir incili yedik karşılıklı
bütün ovalar bize acıdı

aris‘le kendime bir bayrak isterdim
düşüp kalkacağımız bir toprak

annesi onu doğurmamış, öldürmüş
yaşlı deliler sokağa fırlamış o anda
ben aris‘e gebe kaldım, o düştü
ben kaldım, o düştü
kaldım, düştü.

aris’i çoğu zaman kendime isterdim
kandan, damardan birleştirdim ben onu

ipliğin ucunu yakardı aris
garipliğin, böyle günlerde
uçurumun kenarına dizer atalarını
yazılmamış şiirlerden alıntılar yapardı

aris‘le ben hep güzel şeylerden bahsederdik
ondan sonrası tufan.

Sözcükler, Temmuz, 2012

Musa dizlerini büktü, oturdu biraz

içi geçmiş tek bir balığa rastlayamayacağınız bir dört yol ağzındaydık.
öyle ki balıklar, balık kokmuyor.
sudan çıkan onlar değil de bendim belki,
güneşe yürüdükçe boyum uzadı, doğru.
daha bir önceki gün, tanımadığım bir adam, belki de korkayım diye başımdaki kapişonu çekip indirmişti aşağı bir sokakta, pis pis gülmüştü sonra,
yalnızdım.
daha hızlı yürüdüm,
daha hızlı yürümeyi böyle zamanlarda öğrendim.
aceleyle bir arkadaşıma yazdım, ‘böyle böyle oldu’ diye,
yalnızdım.
*
ziyanı yok,
sonuçta bir tas çorbanın üzerine düştü gölgesi,
gölgelerimiz birbirine hiç karışmadı, söz.
dizlerini büktü önce, oturdu biraz.
dizleri kopacaktı ki usulca uzaklaştı,
balıklar da peşinden.
ben hepsinden de daha hızlı yürüyordum,
dünden, önceki günlerden alışık.
sonbahar bitkilerini filan daha sonra anlatacağım.

Puşkin, bu öldüren soğuğu görmüştü

1828’de başlayan Osmanlı-Rus savaşına katılmaya karar verdiğinde 29 yaşında, tanınmış bir şairdi. Bedenini dar bir geçidin üzerinden atlatamayacak kadar yorgun ve yaşlı hissediyordu. Kısa süre önce bir baloda tanıştığı, sıradan bir kadın olan Natalya Gançarova’ya evlenme teklif etmiş ve fakat yanıt alamamıştı. Oturduğu yerde sorularına cevap beklemek yerine hareket ederek zamana hükmedebileceğini düşündü. Hızla uzaklaşmak, kaçmak istedi. Bu kaçma hissi, aşk acısından çok, o güne dek hızlı bir yükselişle yoluna devam eden egosunun, bulutlarda bir yere toslamış olmasındandı. Muhtemeldir ki kendini sık sık erk ve kadın ilişkisi hakkında düşünürken bulmuş ve belki de artık yeniden yükselebilmesi için bir savaş görmesi gerekliydi.

Rus şiirinin kurucusu kabul edilen Aleksandr Puşkin, Çar Nikolay’ın karşısında duran dekabristlerden yana saf tutmuş ve bu tavrıyla tepki çekmişti. Dekabristler, özgür basın, meşruti bir cumhuriyet, yasalar önünde eşitlilik ve toprak köleliğinin kalkmasını istiyorlardı. Napoleon’un karşısında savaşan Dekabristler, Fransız Devrimi’nden etkilenerek, Rusya’da çarlığa başkaldırdılar. Ülke için askeri hizmetleri görmezden gelinemeyen dekabrist subayların birçoğu Kafkaslar’da göreve gönderildi. Bir kısmı birer kahraman olarak başkente döndüklerinde asıldı, büyük kısmı da görev aldıkları yerlerde öldü. Ancak sarayın yaramaz çocuğu Aleksandr Puşkin için böyle bir son düşünülemezdi. Çar kimi zaman başkente girmesini yasaklıyor, kimi zaman da ülkeyi terketmemesi için adamları aracılığıyla onu düzenli olarak denetliyordu.

Hareket kabiliyetinin sınırlanmasına alışkındı. 1799’da Moskova’da doğan Puşkin, soylu ailesinin ona sunduğu saray okulu kontenjanında vaktinin çoğunu yazarak ve okuyarak geçirdi. 12 yaşında girdiği bu okulun duvarlarının öte tarafında ancak altı yıl sonra geçme iznini alabildi. Tıpkı diğer arkadaşları gibi Aleksandr Puşkin’den de aldığı eğitimin karşılığında ülkesine bağlı kalmak kaydıyla, seçtiği alanda hizmet etmesi, çoktan kokmaya başlayan sistemin karşısında burnundan nefes almaması beklendi. Çarı sükûtu hayale uğrattığı gibi ondan önceki şairlerden farklı olarak Puşkin’in yazdıkları en az aristokratlar kadar halkı da ilgilendirdi. Bu nedenle o, “herkesin şairi” olmuştu. Bir tek kişi hariç, evlenme teklifine yanıt vermeyen Natalya. Bu kadın, şiirle şarkıyla pek de ilgisi olmayan, bir yuva sahibi olmak üzerine bütün hayallerini kurmayı tamamlamış biriydi. Şayet evlenmeyi kabul ederse, edebiyatla ilgisi Puşkin soyadını taşımaktan ibaret olacaktı. Natalya yanıtını geciktirince, Puşkin umutsuzluğa kapıldı ve kimbilir belki de yazmaya başladığı ilk günden beri hayalini kurduğu bir yolculuğa çıkmaya karar verdi.

Osmanlı ve Rus ordularının hem doğuda hem de batıda eşzamanlı başlayan savaşı, Puşkin için gözlem yapıp, yazabileceği malzemeyi bulunduruyordu. 1828’de savaş başladığında Çar’dan gözlemci olarak katılmak için izin istediyse de ortalığı karıştırmaktan başka hiçbir şey yapmayan bu muhalif adama salık verilmedi. Uslanmayan Puşkin, ikinci denemesinde bu defa Paris’e gitmek istediğini söyledi fakat Çar’ın yanıtı değişmedi. Rus ordusunun Osmanlı karşısında aldığı zaferler başkentte konuşulurken, Puşkin, 1829 Mayısı’nda Çar’a haber vermeden yola çıktı.

Ölümünden ancak bir yıl öncesinde yayımlanan yolculuk günlüğü de böylelikle başlamış oldu. “Erzurum Yolculuğu” adını verdiği notları daha sonra Türklerin kavramsal bir bakış açısı ve gerçekçi bir dille aktarıldığı ilk Rus edebiyatı yapıtı oldu. Kitabın çevirmeni Ataol Behramoğlu dâhil pek çok yazar tarafından Puşkin’in Erzurum yolculuğundan kâğıda yansıyanlar, insancıl ve şovenizmden uzak bulunur. Belki şovenizm kadar fanatikçe bir üslup taşımamaktadır ancak Puşkin’in yazarken ekonomik davrandığı Erzurum notları, özgürlükçü, hakçı ve hümanist bir şairin kendiyle çelişmesinin de ahdidir aynı zamanda.

Kafkasya üzerinden başlayıp Erzurum’da tamamlanan yolculukta Puşkin, bir gözlemciydi ve askerlik yapmayacaktı. Yolculuğun iki ana durağı vardı. Su yerine toprağa gömülü küplerde saklanan şarabın içildiği ve çoğunluğu Ermeni ailelerden oluşan Tiflis ile artık Asya şaşasından hiçbir iz taşımayan, fakir, basık ve karanlık camilerle donanmış, çimle kaplı duvarları üzerine güneşe benzer bir şeyin doğduğu Erzurum. At sürmeyi iyi bilen Puşkin, doğayla ilgileniyor ve kendine dair çıkarımlar yapıyordu: “Yol tekdüze uzayıp gidiyor. Çevremizde tepeler var. Kafkasların dorukları gökyüzüne her gün biraz daha yükseliyormuş gibi geliyor insana. Sık sık kaleler çıkıyor karşımıza. Hendekleri o kadar ensiz ki, genç olsak bir hamlede atlayıp geçerdik.”

Gözleri ıhlamur ağaçlarını hemen seçiyordu. Ne zaman bir ıhlamur ağacına rastlasa bunu hemen yazmaya koyuluyordu ve bazen ıhlamurların kokusuna Kafkaslar’da bugün hala devam eden yoksulluğun kokusu karışıyordu: “Ihlamur ağaçlarının gölgelediği höyükler vardı çevremizde. Vebadan ölmüş birkaç bin insanın mezarıydı bunlar. Üstlerinde, zehirli küllerden doğmuş çiçekler vardı.” Puşkin, kendini ne kadar zorlasa da Tatarların kendi kağnılarının gıcırtısıyla övünmesine anlam veremiyordu. Tatarlar için şerefli insanların gizlisi saklısı olmazdı. Puşkin içinse bu sesler, dayanılması güç gürültülerden ibaretti.

Kitabın birçok yerinde kendi milliyetinden olmayanlara tepeden bakmakta, bu insanların Ruslar lehine iflah olmayacakları konusunu tartışmamaktadır dahi. Ona göre Çerkezlere asla güven olmaz. Bir çocuk bile olsa Çerkez, Çerkezdir: “Hançer ve kılıç, bedenlerinin ayrılmaz bir parçası olmuş. Bir Çerkez çocuğu, daha konuşmayı öğrenmeden bu silahları kullanmayı öğrenir. Adam öldürmek basit bir beden hareketi demektir onlar için.” Rus imparatorluğunun, Kafkaslar’da Çerkez ve Tatarları tıpkı daha sonra İkinci Dünya Savaşı’nda Türkistanlılar’a yapacağı gibi “tampon kuvvet” olarak kullandığı düşünülünce, Çerkezler için iddia ettiği acımasızlıklarının kaynağını yine Puşkin’in doğduğu topraklarda aramak yersiz olmaz. Çerkezleri yola getirmek için bulduğu formül de ne insancıl ne de eşitlikçidir, üstelik Puşkin’in formülü içinde zorbalık da vardır: “Karadeniz’in doğu kıyılarını ele geçirerek Çerkezlerin Türklerle ticaret yapmasına engel olabilir, böylece de onları bize yakınlaşmaya zorlayabiliriz belki.”

Puşkin, Çerkezler’in doğru yolu bulmalarında İncil’in de çok işe yarayacağından emindir. 18. yüzyıl sonlarında kabul ettikleri Müslümanlıktan derhal vazgeçirilmeleri konusunda ısrarlı: “Kafkasya, Hıristiyan misyonerler bekliyor. Fakat tembel insanlarız bizler. Canlı sözcükler yerine ölü harfler kullanmak, okuma yazma bilmeyen kimselere dilsiz kitaplar yollamak daha kolayımıza geliyor.” Benzer bir yaklaşımı Erzurum’da savaşan Rus ordusu içinde yer alan bir Yezidi başkanına da gösterir. Büyük bir merakla onların gerçekten de şeytana tapıp tapmadıklarını sorar ve Yezidi’nin verdiği yanıtla şaşırır: “Onlar da Tanrı’nın birliğine inanıyorlarmış. Fakat şeytanın ilençlenmesini de doğrulamıyor, yakışıksız buluyorlarmış. Allah’ın merhametine sınır konulamayacağına göre, bir gün şeytan da bağışlanabilirmiş” Ne var ki Puşkin, Yezidilerin şeytana tapmadıklarını öğrendiğinde yine bir misyonerin ağzından yazmaya başlar: “Yezidilerin şeytana tapmayışlarına sevindim. Bu konuda düştükleri yanılgı, bence pek o kadar önemli değil.” Özellikle inanç konusunda tahammülsüzlüğü dikkat çekicidir. Bir an sonrası hep kayıptır. Müslüman bir Çerkezle arasında bu konuya dair nasıl bir konuşma geçtiği ya da Yezidi başkanına istediği açıklamayı duyduktan sonra ne yanıt verdiğinden bahsetmez. Umutsuzca bu insanların nasılsa Hıristiyan misyonerlerce keşfedilip, “doğru yol”a sevkedileceğini düşünmeye devam eder.

Yolculuğun bir ilginç ayrıntısı da Osetlerdir. Öyle ki, yolculuk süresince karşılaştığı yabancı halklar arasında en büyük şefkati onlara gösterir: “Osetinler, Kafkas oymaklarnın en yoksullarıdır. Kadınları oldukça güzel. Yolculara karşı da iyi davrandıkları söylenir. Hapiste yatan bir Osetin’in kızı ve karısıyla karşılaştım kentin kapısında. İkisi de dingin ve secur görünüyorlardı.” Çocuklara iki defa bakan Puşkin, Çerkez bile olsalar onların tutsaklıklarından olumsuz etkilenir ve şu kelimeleri seçerken henüz gelecekte dört çocuğun babası olacağından habersizdir: “Kalede Çerkez amanatları (rehineleri) gördüm. Canlı, güzel çocuklardı bunlar. Sık sık yaramazlık ediyor, kaleden kaçıyorlarmış. Durumları yürekler acısıydı. Paçavralar içinde, yarı çıplaktılar.”

Bir şair olarak Puşkin dağlara başka bir gözle bakıyor, geçtiği yerleri klasik eserlere göndermeler yaparak tanımlıyordu. Gerçeği tanımlamada kelimelerin yanında, kurgu manzaraların tasvirlerine de ihtiyaç duyuyordu. Bunlardan biri de Daryal geçidiydi. Bu geçit, öyle dardı ki, gökyüzü adeta mavi bir şerit halinde başının üzerinden uzanıyordu: “Dağlardan kopup gelen küçük derecikler. Ganymede’nin Kaçırılması’nı, Rembrant’ın tuhaf tablosunu anımsattı bana. Geçitteki ışık tam Rembrant’ın zevkine göreydi.” Yine Daryal Boğazı’ndaki Türkler’in “çürek” denen yarısı küllü ekmeğin hayalini kurarken, kendisi de Kars sınırına yaklaştığında bir lokma Rus kara ekmeği için pek çok şey verebilirdi. Coğrafi yanılsamalar yaşıyordu, Gümrü’den görünen Alagez dağını Ararat zannedip, bu şekilde kaydediyordu. Bu tip hatalarını 19. yüzyıl sonundaki basımları elden geçirenler düzelecekti.

Yolun asıl durağına, Ruslar tarafından fethedilmek üzere olan Erzurum’a yaklaştıkça Türklerle daha fazla temas ediyor ve onlara dair ayrıntılar aktarıyordu. Kars’tan yaklaşık 20 kilometre uzaklıklaki bir Türk köyünde atından atlayıp karşısına çıkan ilk eve girmek istediğinde, ev sahibinin öfkelenmesine şaşırır: “Onun bu hoşgeldinine kamçıyla karşılık verdim ben de. Türk bağırmaya başladı. Ahali başıma toplandı.” Uzundur Rus askerlerinin kostümleri ile köylerde dolaşmasına alışan köylülerin, bu üniformasız yabancıyı dışlamaları da, doktor sanıp yaralarını göstermeleri de şaşırtıcı değildi.

Kars’ta yanlarında gecelediği Ermeni ailenin oğlu, Artemi, onunla birlikte savaşa gelmek istedi. Ancak bunun için kent muhafızlarından izin alınması lazımdı ve “Asyalı olduğu yüzünden belli” bir subaya Artemi’nin izin belgesi diye uzattığı kâğıtta, Kafkasya’dan geçerken karşılaştığı bir Kalmuk kızına yazdığı şiir vardı. Kâğıdı şöyle bir inceleyen subay, genç Artemi’nin Puşkin’le birlikte Erzurum’a gitmesine izin verdi. Muhtemelen Kiril alfabesini bilmeyen subay, Puşkin’in kendinden emin tavrı karşısında kayıtsız kaldı. Yola birlikte devam eden ikili Erzurum yakınlarında Rus komutanı Kont Paskeviç yönetimindeki ordugâhta ayrılırlar. Artemi Erzurum seferine katılırken, Puşkin, komutanların hemen yakınında onların direktiflerince hareket edecek, gözlem yapacaktır.

Savaş meydanından tuttuğu notlar da her iki taraf için de önemli tarihi bilgiler de taşır. Puşkin’in notları dönem atmosferini anlatmasının yanında, savaş adetleri hakkında bilgi verir ve daha ziyade Batı’dan nasibini almış bir Kuzeyli’in, Doğu’ya nasıl baktığını kavratır. Traşlı ensesinden vurularak öldürülmüş bir Türk genci için atıyla kısa bir saygı duruşu yapıyor, Rus ordusundaki Tatarlar’ın Türkler’in yaralılarını neden çırılçıplak soyup bıraktıklarını anlamıyordu. Bir asker için bile bu anlarda aklını koruyabilmek kolay değilken, Puşkin bir şair olarak soğukkanlılığını kaybetmiyordu. Birkaç günlük pazarlığın ardından teslim olan Erzurum, İstanbul’da Sultan’ın asker için aldığı kararların henüz ulaşmadığı bir yerdi. İstanbul’da bütün askerler tek tip üniforma giyerken, burada rengârenk askerler halkı koruyordu. Kenti dolaşırken sivil giysili Puşkin’i yanlarına çağıran Türkler, ağızlarını açıp, dillerini gösteriyorlardı. Bir süre kendini doktor sanmalarından sıkılan şair, onlara aynı şekilde cevap vermeye başladı. Son olarak dönüşe hazırlanırken Erzurum’da başlayan vebadan oldukça çekinen Puşkin, doktorun vebalıları muayenesi sırasında görülmedik birşeyle karşılaştı. Ancak asıl anlamlı olan bu tecrübenin sonunda Puşkin’in yine kendine dair çıkarımıydı: “Vebalıyı gözden geçirip zavallı adama çabuk iyi olacağı ümidini verirken, iki Türk ilgimi çekti. Bunlar hastanın koluna giriyor, onu soyuyor, elleriyle vücudunu yokluyorlardı. Adam veba değil de nezleydi sanki. Bunu görünce Avrupalı ürkekliğimden utandığımı itiraf ederim.” Avrupalı kimliği bunun yanında, onun sık sık kitabın içinde Fransızca tabirler kullanmasıyla da kendini gösteriyordu.

Bütün bu süreç boyunca yazdıklarında rüyalarından hiç bahsetmedi. Böyle bir yolculuğun ve nihayetinde savaşın içindeyken, geçtiği yerlerde insanların düğünlerine ve cenazelerine tanık olmasına rağmen, şayet gördüyse rüyalarına dair hiçbir ipucu vermemeyi tercih etti. Kimbilir belki de hiç rüya görmedi. Muharebe meydanında ona söylenenleri harfi harfine uyguladığı için tek bir sıyrık almadan bu yolculuğu atlattı. Savaşın sonunda Eylül 1829’da imzalanan Edirne antlaşması ile Ahıska, Ahılkelek, Anapa ve Poti Rusya’ya bırakılsa da iki ülke arasındaki husumet daha nice zaman devam etti. Döndüğünde yinelediği teklifi bu defa Natalya tarafından gönülsüzce kabul edildi ve Puşkin, belki Doğu Anadolu bozkırlarında değil ama girdiği bir düello sonucunda kendi silahı ile 38 yaşındayken kendini vurarak, aldığı kurşun yarasına iki gün direndikten sonra öldü. Birçok Rus askeri gibi hayalini kurduğu bir lokma Rus kara ekmeğinden mahrum kalmadan ve belki de hayatının yolculuğunun sonunda benliğini yeniden yükseklere emanet ederek.

birinci şahsın şiiri*

gözlerim gözlerine değince
felaketin olurdu ağlardın.
seni sevmiyordum, bilirdin
bir sevdiğim vardı, duyardın
çöp gibi bir oğlan, ipince,
hayırsızın biriydi fikrince.
ne vakit karşında görsen,
öldüreceğinden korkardım
felaketin olurdu, ağlardın.

ne vakit maçka’dan geçsem,
limanda hep gemiler olurdu.
ağaçlar kuş gibi gülerdi,
bir rüzgar aklını alırdı.
sessizce bir cigara yakardın,
parmaklarının ucunu yakardın.
kirpiklerimi eğerdim, bakardın.
üşürdün, için ürperirdi,
felaketin olurdu, ağlardın.

akşamlar bir roman gibi biterdi.
jezabel kan içinde yatardı.
limandan bir gemi giderdi,
ben kalkıp ona giderdim.
benzin mum gibi giderdim,
sabaha kadar kalırdım.
hayırsızın biriydi fikrince,
güldü mü cenazeye mi benzerdi?
hele beni kollarına aldı mı,
felaketin olurdu, ağlardın.

*(attila ilhan’ın ‘üçüncü şahsın şiiri’nden uyarlamadır)

çekirdekleri çok faydalı hint inciri

Sokağın başındaki manavdan aldık, her şeyi az az getiriyor diye.
Gerçek salatalık, gerçek.
Gerçek çilek, gerçek.
Gerçek biber, gerçek.
Belledik, hepimiz oradan alışveriş yapıyoruz artık.
Şişli’de esnafın içinde tuttuklarım ve hiç tutmadıklarım var.
Dükkanının önünden geçerken selam verdiklerim, kötü bir bakış attıklarım ve de hiç oralı olmadıklarım.
İyi kötü bir hukukumuz olmuş işte, ondan.
Yine de hiçbir manav, hiçbir kasap, hiçbir fırın kapansın istemem ben doğrusu.
Şişli’de yürüyorum ya hani ben her gün bir o tarafa, bir bu tarafa, yaz-kış mavi şortlu, beyaz bandanalı bir adam da yürüyor öyle. ‘Zararsız deli’ymiş, pasajın kasabı öyle dedi. İnsanların delilikleri üstüme üstüme geliyor, ben başka bir semtte buluyorum sonra kendimi. Delilik lüks tüketime giriyor, biliyorum.
*
Hah ne diyordum, hint inciri diyordum, bu defa annemle dönerken eve, önce ben gördüm. Önce gören olmanın duygusu nedir? Gurur mu, mutluluk mu, sevinç mi, kibir mi, endişe mi? Hepsi.
Önce ben gördüm.
önce ben sordum.
önce ben sevdim.
önce ben gittim.
çok faydalı hint inciri işte tüm bunlara iyi geliyor. Annem adama direk ‘Nereden bunlar?’ diye sordu, ‘Adana’ deyince adam, annem bir an geçmişte kendi ellerine batan dikenleri anımsamış olacak ki, duraksadı. Bir insan hep güzel hatıralara dönemez, manav da artık anlamalı bunu.

*
Bu aralar hiçbir şeyin tadı olmadığını söylüyor ayrı ayrı herkes.
hint incirimizin çekirdekleri çok sert, çiğnenmiyor.
zaten direk yutun diyor internette de. direk yutunca, çekirdeklerin orta ve uzun vadeli görevleri oluyormuş vücutta. İşte şekerdi, kolesteroldü filan.
Ama kimsenin iyileşesi yok.
Herkesin başka bir yeri ağrıyor.
Bu şehirde toplu intiharlar olmasından korkuyorum artık.
Biri elini uzatsa öbürü hayır demeyecek.
Biri atlasa, öbürleri peşinden gidecek, düşünmeden.
Veba gibi, cüzzam gibi bişi bu, hem de ne…
Salgınımız nev-i şahsına münhasır.

İçimizi hint incirlerine döküp, dikeni birbirimizin eline batırıp, çekiliyoruz kenara.
Masamda bir bardak su hazırda bekliyor, biliyorum, hepimizin masasında bekliyor o su.
Bizi ya bir şeylerden kurtaracak, ya da…

image

eksik bilgi, yanlış bilgi düzeltelim

Yıllar evvel yani 2012 yılında ortak tanıdıklar vasıtasıyla KUP ile bir bağ kurdum. 2013 başında üzerine çalışmak istediğim konuları kendilerine bildirmiş, o dönem doktora süreci başlamış ve fakat her nevi zorluklar sebebiyle bu süreç tamamına erememiş, resmiyete dökülemeden sona ermişti. Sonrası 2013 Haziran zaten, her şey durdu. O dönem nasıl oldu, nasıl yürüdüyse bu bilgi TEDx arşivine girdi. Neyse uzatmayalım, keşke o süreç tamamlanabilseydi. Ama bilin.

Sevgiler olsun.

İstiklal Madalyası sahibi 13 Ermeni

htpzr_20090426_0809_72dpi

 

 


Dünya Ermeni meselesini tartışadursun, bazı gerçekler tarih sayfalarında hak ettiği yeri bulamıyor. Kurtuluş Savaşı’nda Osmanlı-Türk cephesinde savaşan bazı Ermeniler İstiklal Madalyası almıştı. Onların izini sürdük, 13’ünün hikayesine ulaştık…


Bedia Ceylan Güzelce / Habertürk gazetesi
/ 26 / 04 / 2009 ……. En önemlisi de memleketin insana en fazla ihtiyaç duyduğu zamanda, mesela İstiklal Harbi’nde bu insanların isimlerinden, dinlerinden önce vatanlarını
koruduklarını da unutmamalıyız.
15 Mayıs 1919’dayız. İzmir, Yunan işgali altında. İlk kurşun, gazeteci Hasan Tahsin’in ölümüne ve yazılı tarihe göre, İstiklal Harbi’nin yani Kurtuluş Savaşı’nın başlamasına neden olmuştu. Atatürk 19 Mayıs 1919’da Samsun’a
çıkmıştı ve vatan seferberlik haline geçmişti. Doğu, Güney ve Batı cephelerinde savaş sürerken bir yandan da art arda çıkan iç isyanlar
bastırılmaya çalışılıyordu. Kadınlar erkeklerini vatanı müdafaa etmeleri için savaşa uğurluyordu. Bu da yetmiyor, kendileri de cephenin gerisinde
mücadele veriyordu. Ta ki 11 Ekim 1922’de Mudanya Mütarekesi imzalanıp da
ateşkes ilan edilene, yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırları çizilene kadar.

HEPSİ KAHRAMAN OLDULAR
Delikanlılar, genç adamlar olarak ‘bütün’ gidenler ‘eksik’ dönüyordu. Kimilerinden ise bir daha haber alınamıyordu… İşte böyle bir savaşın sonunda, vatan için hizmet edenlere İstiklal Madalyası verilmesi kararlaştırıldı. Bunun için özel kanun hazırlandı ve dendi ki, “İş bu madalya sahibine bütün memurlar, askerler, zabıta ve diğerleri özel hürmette bulunacaktır.” İstiklal
Harbi’ne Türkler kadar çok sayıda olmasa da Ermeniler de katıldı ve
içlerinden bazıları İstiklal Madalyası aldı. Onların izini sürdük ve 13’ünün hikayesine ulaştık… Araştırma oldukça meşakkatli bir sürecin sonunda gerçekleşti. Genelkurmay’ın yayınlarını düzenleyen ATASE Başkanlığı’nda
geçirilen saatler, TBMM kütüphanesindeki makale ve kitap taramaları
başlangıç oldu. Onlarca telefon görüşmesini ve yazışmaları hiç saymıyorum. Prof. Dr. Çetin Yetkin’in verdiği bilgiler konuyu derinleştirdi. Son olarak çok nadir bir kitap olan “Türk Devleti Hizmetinde Ermeniler 1453-1953” kitabınının 1953 baskısına ulaşmam araştırmamı tamamlamamı sağladı.

MADALYAYI HEP TAŞIDILAR
Madalya alan Ermenilerin sayısı tam olarak bilinmiyor. Nüfusa oranla azımsanmayacak bir sayıda oldukları sanılıyor. 29 Kasım 1920’de Saruhan
Milletvekili Necati Bey tarafından Büyük Millet Meclisi’ne sunulan ‘İstiklal Madalyası Kanun Tasarısı’, kanunlaştırılıp 4 Nisan 1921’de yürürlüğe girdi. Ohannes Erkan, Stepan Talaşlıoğlu, Kiyork Gülsöken, Agop Ayık, Karabet Ayvat, Hrant Kiremitçi, Karabet Kargıcı, Ohannes Özçınar, Artin Gülükyan, Petir Sevinç, Vahan Keleşoğlu, Ohannes Kasparyan ve Agop Özel bu kanun çerçevesinde madalya alan Ermeniler arasındaydı. Savaşa katılan, fakat madalya almayanlar da var; Pendikyan Terziyan, Agop Dilaçar, Berç
Keresteciyan, Ohannes Kiremitçi, Mihran Kiremitçi ve soyadı bilinemeyen Hagosyan adındaki vatandaşımız gibi. Madalya alanların tümünün ortak özelliği, son nefeslerine kadar madalyalarını göğüslerinde taşımış olmaları…

OSMANLI’DA ÜST DÜZEY GÖREVLERDE ÇALIŞTILAR

Osmanlı İmparatorluğu döneminde Ermeniler, devletin en üst kademelerinde çeşitli görevlerde hizmet verdiler. Aralarında mimarlar, tercümanlar, sarraflar vardı. Belki savaşlara katılmadılar ama önce Osmanlı’nın ve sonrasında da Türkiye Cumhuriyeti’nin refahı için çalıştılar. İşte onlardan birkaçı…

Abdülmecid’in sarrafı

Agop Düz Çelebi, kuyumculuk ve sarraflık yapan Düz Çelebi ailesinden. Darphanenin yapılandırılmasında hünerini gösterdi; para kesmeyi kolaylaştıran, iş gücünden tasarruf sağlayan buharlı makineler getirtti.
Hastalığıyla yakından ilgilenen Sultan Abdülmecid, onu İtalya’ya gönderdi. Agop’un orada hayatını kaybedip İstanbul’da defnedilmesinden sonra, çocukları saray sarraflığına tayin edildi.

Osmanlı orduları başhekimi
Sarkis Garabetyan, Osmanlı’nın Girit’teki ordularının başhekimliğini yaptı. Kısa süre sonra Yusuf Paşa’nın Varna’nın müdaafasında kumandanlığa getirilmesiyle, Rumeli kıtasına geçip Osmanlı- Rus savaşında görev aldı.
Osmanlı orduları baş tabipliğine getirildi. Sarkis Garabetyan 1828 yılında Yusuf Paşa ile birlikte esir düştü. Diğer esirlerle birlikte Odesa’ya nakledilip 1833’e kadar orada kaldı.

Saray doktoru ve Başhekim

Dr. Şaşyan Manuel, saray doktoru olan babası Şaşyan Boğos’un ardından aynı görevi üstlendi. 1775-1858 yılları arasında yaşayan Şaşyan Manuel, Sultan 2. Mahmut ile Abdülmecid’in hükümdarlığında bu işi sürdürdü. Şişli Pangaltı’da inşa edilen Ermeni Katolik Hastanesi’nin başhekimliğini de
yaptı. Sultan Abdülmecid tarafından onur nişanı ile ödüllendirildi.

Abdülhamid’in mali müşaviri

Sakız Ohannes Paşa, 1897’de Sultan’ın emriyle Hazinei Hassa Nazırlığı’na
getirildi. 10 yıl hizmet ettikten sonra 1908’de araştırmalarını derinleştirmek üzere görevinden ayrıldı. Recaizade Ekrem onun iktisat konusundaki yeteneğini anlatmak için şu cümleyi yazmıştır: “Eğer edebiyata başlamayıp iktisada kendimi vakfetmiş olsaydım, Sakız Ohannes Paşa kadar iyi yazmış
olmayacaktım.

Başkumandanın tercümanı

Andon Tıngır Yaver Paşa, 1812-1908 yılları arasında yaşadı. 24 yaşında devlet
hizmetinde çalışmaya başladı. 1846 senesinde Paris elçisi Süleyman Paşa’nın tercümanı oldu. Türk Kuvvetleri başkumandanı Serdar Ömer Paşa’nın sekreterliğini ve tercümanlığını yaptı. Bu sürede birçok askerî sırra vakıf oldu. Tuğgeneral, PTT İdare Müdürü ve son olarak da Şûrayı Devlet Azası ve Rumeli Beylerbeyi olarak toplam 57 yıl hizmet verdi.
Ölümsüz yapıların mimarı

Balyan Ailesi Krikor ve oğlu Garabet Balyan, İstanbul ve çevresinde Darphane, Beşiktaş Sarayı, Defterdar Sultan Sarayı, Üsküdar Selimiye Kışlası, Aynalı Kavak Köşkü, Tophane Nusretiye Camii, Beyazıt Yangın Kulesi, Yıldız Köşkü,
Harbiye Askeri Lisesi, Ortaköy Camii, Ihlamur Köşkü gibi 34 yapı inşa etti. Balyanlar, 18. ve 19. yüzyıllarda sarayın baş mimarları olarak çalıştılar.

ARTİN GÜLÜKYAN
1899 doğumlu Gülükyan da Kuvayı Milliye’ye katılanlar arasında. İstiklal Harbi sırasında İstanbul’daki Selimiye Kışlası’ndaydı, tezkeresini Diyarbakır’dan aldı. Cephe gerisinde 18. İnşaat Taburu’nda görev yaptı.

KARABET KARGICI

1892’de Isparta’da doğdu. Amcası Kugas Kargıcı, pehlivandı. Karabet Kargıcı, hayvan alım satımıyla, besicilikle, ticaretle uğraştı. Babası Kirkor’la birlikte askere gitti, cephede esir düştü ama kurtuldu.

AGOP ÖZEL

1897’de Zir’de doğdu. İstiklal Harbi’nden sonra sıvacılık yaparak hayatını kazandı. Madalyasını 1971’de aldı.

KARABET AYVAT
Marangozdu. Madalyasını 1980 yılında, 85 yaşındayken alabildi. Yunan işgali
sırasında askere alındı. Savaş sırasında Garp Cephesi’nden Ankara’ya
gönderildi. Hem cephede hem de cephe gerisinde görev yaptı.

OHANNES ERKAN

1898 Zir doğumlu. 20 yaşında askere alındı. İstiklal Harbi’nde Eskişehir’deki askeri inşaatlarda çalıştı. Madalyasını 1971’de aldı, 1980’te vefat etti.

OHANNES ÖZÇINAR
1973’te öldü. Madalyasını, ailesi 1976 yılında aldı. Savaş sırasında develerle
Yozgat’tan Kayseri’ye cephane taşıdı. Develerin altında kalıp yaralandı, üç ay
hastanede yattı.

AGOP AYIK
1900 Zir doğumlu. İlk görev yeri 1920’de Kırşehir’deki taburdu. Tezkeresini
Eskişehir’den aldı. Askerliğinin son aylarını sıhhiyeci olarak tamamladı. 1968’de İstiklal Madalyası’yla ilgili kanunun güncellenmesiyle,
başvurusunu yapıp 1970’te madalyasını aldı.

PAUL LEWIS: ‘MESELE DENGEYİ BULMAKTA…’

Eğer sanatçıysanız baş etmeniz gereken canavarların belki de en büyüğü ‘unutulmak korkusu’dur. Bu korku birçok yeteneğin kendi yolundan uzaklaşmasının, kaybolmasının ve yönünü bir daha hiç bulamamasının da asıl nedenidir. Eleştirmenlere göre en iyi Beethoven yorumcularından biri, bana sorarsanız gelmiş geçmiş en iyi Schubert yorumcusu ve yaşayan en iyi başarılı piyanistlerden biri Paul Lewis ise tüm bu endişelerden uzakta kendini sadece müziğe adadığı hayatını yaşıyor. ‘’Benim ölümsüzlüğüm piyanonun başında yapabildiklerimdir’’ diyor ve haklı da.
Ondan geriye söyledikleri değil sadece çaldıkları kalıyor ve bu ona yetiyor.
Peki ama nedir bu adamı bu kadar kıymetli kılan derseniz, şöyle anlatabilirim, onun piyano çalışı kendi kalp sesinizi duymak gibi, ne bir ses fazla, ne bir ses eksik. Kendi kalp sesinizde bütün duyguları keşfetmek için bir Paul Lewis yorumu dinleyin….

image_3Senin yorumculuğunla tanışmam Schubert üzerine çalışırken gerçekleşti. Sonrasında da hayatını ve eserlerini incelemeye başladım. Anladığım kadarıyla kariyerini Beethoven ile başlatıp, Schubert ile devam ettiriyorsun. Bu nasıl bir kombinasyon?

Sanırım 10 yıldan fazla olmuştur, bütün bir sezonu tek bir besteciye ayırmaya karar verdim. Bu nedenle de 2001-2002 arasındaki tüm konserlerimde Schubert’in piyano sonatlarını çaldım. Ardından uzun bir müddet Beethoven’la devam ettim. Ancak yeniden Schubert’e dönmek, benim için başka türlü bir anlam ifade ediyordu. Bu defa hayatının son altı yılında yazdığı eserleri ve son altı yılını inceledim.

Bu altı yılı incelediğinde nasıl bir his baskın oldu?

Bitmemiş, tamamlanmamış bir ruh vardı orda. Beni derinden etkileyen de bu oldu.

Schubert’in hayatını hastalığı frengiden öncesi ve sonrası olarak ikiye ayırıyorsun. Bunun sebebi nedir?

Çünkü ondaki bir şeylerin değiştiğini görebiliyorsun açıkça. Bu değişiklik D. 784 numaralı sonatı ile apaçık ortaya çıkıyor. Ki bu tam olarak hastalığının teşhis ettiği zamana denk geliyor. Acımasız bir durum var ortada, hem duygusal hem fiziksel olarak. Bu acımasızlık da hastalığıyla mücadele ettiği son altı yılda çok belirgin. Daha önceki sıcak, rahat ve huzurlu notalarının yerine daha direk ve daha sert dokunaklı notalar yerini alıyor.

Bu hastalığın teşhisi Schubert için bir dönüm noktasıydı diyorsun. Bazen bir hastalık bazen mutluluk verici bir an… Senin hayatının dönüm noktaları nelerdi?

Benim hayatımda böyle trajik bir dönüm noktası olmadı. Ama herkesin hayatında değişen ve dönüşen şeyler var. Böyle büyük bir kırılma yaşamadım ancak iyi ve kötü her an bir şeyler öğrenmenize vesile oluyor. Evlendiğimde, ilk çocuğum olduğunda ve ikinci, ve üçüncü çocuklarımda… Evet, bende de bazı şeyler değişti…

bg1

Müzikte daha iyi yorumu bulmak için nasıl bir araştırma yapıyorsun?

Bu büyük bir mücadele… Bu mücadeleyi dengeli bulmak için veriyorsun aslında. Sadece bir ya da birkaç eser üzerinde değil, bütün bir hayatın dengesini bulmaya çalışıyorsun ve çaldığın eserleri anlamlı kılan da bu oluyor. Schubert’te de bu böyle, belki hafifsenen, salon müziği yapan bir besteci olarak biliniyor kendisi ama aslında üzerine çalıştıkça ne kadar karanlık taraflara sahip olduğunu, mağaralarını ve kaybolduğu yerleri fark ediyorsun. Böylece bildiğimiz ya da duymaya alıştığımızdan farklı bir profil çıkıyor ortaya…

Sen Schubert’i büyük bir saygı ve bağlılıkla çalmaya başladıktan sonra önyargılı klasik müzik dinleyicisinin ona olan bakış açısı da değişti diye düşünüyorum.

Kendi adıma da şahit olduğum ve beni mutlu eden bir durum. Sanırım Schubert’i artık daha iyi anlıyoruz. Yıllardır bildiğimizden çok farklı bir besteci olduğunu öğreniyoruz…

Beethoven ve Schubert’le epey vakit geçirdin… Şimdi sıraca kimler var?

Tek bir besteci ile bir veya birkaç sezon geçirmek bir piyanist için oldukça iyi ancak bunu da çeşitlendirmek gerekiyor. Bahsettiğim denge unsurunu yakalayabilmek için. Önümüzdeki sezonlarda, Brahms, Mussorgsky, Schumann, Liszt, Bach ve daha birçok besteci olacak.

Modern müzik ve modern besteciler hakkında ne düşünüyorsun?

Çok fazla güncel besteci çalmıyorum. Ancak gözlerini her zaman neler olduğuna neler yazıldığına dair açık tutmak lazım. Ligeti bu anlamda favorilerimden biri.

Peki sence modern müzik insana dokunuyor mu?

Çok minimalist olmaları sebebiyle bazılarının oldukça dokunaklı olduğunu düşünüyorum. Ancak bir müzisyenin asıl görevi, kendi malzemesini en iyi gösterebileceği alanda yoğunlaşmasıdır diye düşünüyorum. Çünkü insanların önünde çalarken ikna edici ve samimi olmalısınız aksi takdirde aldatırsınız… Hem kendinizi hem de insanları aldatırsınız. Ya da aldattığınızı zannedersiniz. Gerçekten bildiğiniz ve sevdiğiniz eserleri çalmalısınız.

Öyleyse mücadele bir enstrümanı ne kadar hızlı ya da ne kadar gürültülü ya da ne kadar yırtıcı bir şekilde çaldığınız, sınırlarını ne kadar zorlayabildiğiniz değil, doğru mu?

Hayır, kesinlikle değil. Bence önemli olan yorumladığınız eserin içindeki mesajı en dingin ve en dokunaklı şekilde vermek.

Piyanistler besteleriyle de ölümsüzlüğü yakalamak isterler, senin kendi bestelerin de var mı?

Ben daha çok çalmayı, yorumlamayı seviyorum. Çok iyi besteciler var. Onları çalarken, yeni bir şey yazmış kadar heyecanlanıyor ve çok şey öğreniyorum. Bu da beni ölümsüz kılıyor. Kaldı ki öyle bir derdim de yok.

Bundan sonraki projelerin neler?
Haydn üzerine çalışmayı ve Haydn kayıtları yapmayı düşünüyorum. Onun da tıpkı Schubert gibi müziğinde keşfedilmemiş birçok özellik ve nitelik görüyorum. Bunları aktarmayı istiyorum..

Erken iltifatlar

“Bilinçdışı A’utre yani Büyükbaşkası’nın söylemleridir” diyor Lacan.
Sana vuran ışıkta bir başkasının gölgesini görmek gibi.
Peki kim bu Büyükbaşkası?
Zaman tedbirleri,
kendi olmayı tercih edenin tahkir edilmesi,
günah telkinleri,
sevap tahminleri,
mutlu an tacizleri,
iyinin tahribi,
kötünün tatbiki…
Bütün bunların bize ömrümüz boyunca adeta hiç duymadığımız bir ses tarafından söylenmesi.
Durmadan, dinlenmeden tekrar edilmesi, belletilmesi, bellekte yer etmesi.
O “Büyükbaşkası”ndan fırsat kalıp da kendimize bakabildiğimiz bir anda bile,
iyi ve kötü günde kendi hayatımızın ama en çok da kendimizin yanında olabildiğimiz bir anda bile,
bir ırmak gibi kulağımızın arkasından neden şu ses akar durur:
“boş yere geçti hayatın
 boş yere geçti hayatın”
Sizi bilmem de,
ben her zaman suçu ilk önce ve en çok kendinde arayanlardan oldum.
Öyle yetiştirildim.
Kendi kuşağımdan dostlarımla konuştuğumda onların da benim gibi olduğunu fark ediyorum.
Bu keşif hazin,
böylesi uyanışlar insanı sarsıyor.
Yol, nasılsa dönüp dolaşıp kendine çıkıyor.
Bir toprağı ötekinden ayırmak için delilik mertebesine kurulmuş olmalı insan,
havayı bölüp “hava sahası”na dönüştürmek içinse vesayetini teslim kağıtlarını imzalamalı önce.
İçerideki kavgalar, dışarıdakinden daha kanlı.
Haliyle de iç dünya dış dünyadan büyük.
Tek bir insanın içine attıkları ile kaç yeni kıta bir mazi sahibi olur, biliyor musunuz?
Başkaları zaten büyük, sırf “başka” olduklarından.
Acı temkinleri,
kırılma korkusu,
durduruyor.
İltifatlar etmek için erken,
övgüler için hep erken,
neden kötü yerine iyiyi yüzüne vurmuyoruz insanların?
Suyun yoluna konan taş, uzun ömürlü bir efervesan tablet gibi,
öyle ya da böyle eriyip gider.
Bu nedenle vazgeçmemek daha iyi, başka bir dünyanın hayalini kurmak da.

DÖNEMİN TANIKLARI İLE 27 MAYIS RÖPORTAJI

745922_detay16 TEMMUZ 2009’DA, AYNI GÜN İÇİNDE NİŞANTAŞI, BÜYÜKADA VE SETÜSTÜ’NDEYDİM. HALİT REFİĞ’İN SON RÖPORTAJINI YAPABİLMEK İÇİN. RÖPORTAJIN YAYINLANDIĞI PAZAR GÜNÜ, SABAH 11.00 CİVARINDA BANA BİR TELEFON AÇMIŞ VE, “BEDİA, BUNU YAYINLADIN… VE BENİM GÖZÜM AÇIK GİTMEYECEK, SANA TEŞEKKÜR EDERİM” DEMİŞTİ… KEŞKE GİTMESEYDİ, ONA DAHA SORACAĞIM ÇOK SORU VARDI…
DÖNEMİN TANIKLARI İLE BİR 27 MAYIS RÖPORTAJI..
HALİT REFİĞ’İN SON RÖPORTAJI:

17 Şubat 1959’da Kıbrıs görüşmeleri için İngiltere’ye giden Adnan Menderes ve kurmaylarını taşıyan uçak inişe geçtiği sırada ‘teknik bir arıza’ sonucu düştü. 21 kişilik yolcu ve mürettebattan oluşan Türk heyetinden sadece yedi kişi kurtulabilmişti. Kazadan sağ kurtulanlardan biri de dönemin Başbakanı Adnan Menderes’ti. Başbakan, yurda döndüğünde havalimanında İsmet İnönü’nün karşıladığı Menderes’i coşkuyla karşılayan halk, sokakta neredeyse adak koyunları yerine çocuklarını kesecekti. Başbakan olarak gitmiş, Kıbrıs Fatihi olarak geri dönmüş ve bir kez daha halkın sevgisini kazanmıştı. Üstelik, nasıl ve neden düştüğü de bir muamma olan uçaktan sağ kurtularak bir politikacıdan ilah mertebesine yükselmişti. Halkın Menderes’in kurucusu olduğu Demokrat Parti’ye güveni artarken, Başbakan, Dışişleri Bakanı fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan’la birlikte Türkiye’nin açıklarını tespit etmeye başladı. Ülke, bir tarım ülkesi olarak, elinde bolca işlenmesi gereken ürüne sahipti. Fakat bunları işleyecek sanayi altyapıyı tanzim edecek para ve güçten çok uzaktaydı. NATO (Kuzey Atlantik Anlaşması Örgütü) Türkiye’nin tarım ülkesi olarak kalmasını istiyor, sanayi ülkesi haline gelmesine sıcak bakmıyordu. Çünkü sanayileşme, bağımsızlık demekti. Halit Refiğ’in deyimiyle “söz dinlemeyen bir adam” olan Menderes, gerekli parayı temin edebilmek için müttefiki ABD’den yardım istedi. Kore Savaşı’nda Türk ordusunun ADB askerlerine destek veren ve kritik noktalarda cankurtaran görevi görmesine rağmen istenen yardımı yapmadı. İşte 27 Mayıs’ı başlatan süreç de, bu üç siyasetçinin Türkiye’nin sanayileşme altyapısı için gerekli 300 milyon dolarlık bu paranın peşine düşmesiyle başladı. Yassıada’da mahkemeye çıkarıldığında hakkında 6-7 Eylül olaylarına müdahale etmemek, örtülü ödeneği zimmetine geçirmek, devlet radyosunu siyasi çıkarları için kullanmak ve anayasayı ihlal etmek gibi birçok suçtan dava açılmıştı. Daha önce kulaktan kulağa yayılan yeni bir tezi, Halit Refiğ ve Üner Kırdar ile konuştuk. Bu da Menders ve iki bakanın Moskova ilişkilerinin NATO tarafından onaylanmaması. Bütün bu süreci gerçek öykülere ve birinci ağızlardan yazılmış kaynaklara göre senaryolaştıran Halit Refiğ ile 27 Mayıs’ı ve Menderesler’i kimin öldürdüğünü, Üner Kırdar ise babası Lütfü Kırdar vasıtası ile tanık olduklarını HABERTÜRK’e anlattı.

Şeytan Aldatması’nı yazma fikri nasıl oluştu?

Hülya Koçyiğit 1994 yılında, bana Adnan Menderes’in eşi Berin Menderes’in hayatını oynamak istediğini ve eşi Selim Soydan da yapımcılığı üsteneceğini söyledi. Filmin senaryosunu yazmamı istiyordu. Sorun, mesleye tek taraflı bakmamaktaydı. Bu nedenle basılmış tüm kaynakları okudum, Hülya Hanım’ın Adnan Menderes’in oğlu Aydın Menderes ile yaptığı konuşmayı dinledim.Ancak sadece bir kitap olarak kaldı çalışmamız, filme çekilmeyeceğini sonradan öğrendik.

Senaryonun filmleştirilmesi neden mümkün olmadı?

Film uyarlaması aşamasına gelindiğinde, anlaşılan o ki, başlangıçta Hülya Hanım ve Selim Bey’i teşvik etmiş olanlar, daha sonra bu sözlerini yerine getiremediler. Ben pek şaşırmadım açıkçası.

Peki teşvik edenler, konunun içeriğini bilmiyorlar mıydı?
Elbette biliyorlardı ama konunun kendisi çok hassas. Bu aşamalarda ben yoktum ama bildiğim kadarıyla planlar tatbik edilemedi. Her yönü kamuoyuna yansımış bir konu değil. Adnan Menderes bu ülkenin tabularından biri. Her yönü ile konuşulamıyor, ne ki filme çekilsin.

Menderes ve kurmayları, nasıl bir ihtiyaçtan çıktılar yola?

O dönemde Türkiye’nin sanayileşmeye ihtiyacı vardı. Sanayileşmediği takdirde büyük sosyal patlamalar yaşayacaktık. 6-7 Eylül Olayları da bunun tipik bir tezahürüydü zaten. Ama Türkiye’de gerekli sanayileşme için ihtiyaç duyulan altyapıyı gerçekleştirecek yatırımın sermayesi yoktu. Bunun için burada hesaplanan bir altyapı sermayesi vardı. Bu sermaye de Menderes’lerin peşine düştüğü 300 milyon dolardı.

ABD’den istenen 300 milyon dolar bu altyapı çalışmaları için miydi?

Evet. Aslında 1959’da güvenlik konseyi seçimleri vesilesiyle Başbakan Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan Amerika’ya gidiyor. Gitmişken o tarihteki başkan Roosevelt ile görüşüyorlar ve ondan bu 300 milyon Dolar krediyi talep ediyorlar.

Fakat ABD bu krediyi vermiyor…

Roosevelt bu kredinin neden istendiğini soruyor. Sanayileşme altyapısı için gerek duyduklarını söylüyorlar. Müttefik olduğumuz için de bunu ABD’den istemekte çekince duymadıklarını dile getiriyorlar. Fakat Roosevelt’in yanıtı, hayır oluyor. Türkiye’nin NATO ittifakı içinde bir tarım ülkesi olduğunu ve NATO’nun tarım ihtiyaçlarını karşıladığını hatırlatıyor. Bu kurulu düzeni bozmayın şeklinde bir reddediliş yaşanıyor.

Mendereslerin sanayileşmede ısrar etmesi hangi sonucu doğurdu?

Böyle bir kredi alabilecek tek bir güç kalıyor ortada. O da Sovyetler Birliği. Lütfü Kırdar, 1960 başında bir tıp kongresine gidiyor. Gitmişken de Sovyet yetkilileri ile bu kredi meselesini görüşüyor. Sovyetler’den kredi isteme fikri de Dışişleri Bakanlığı Ekonomik İşler Dairesi Başkanı Semih Günver’den çıkıyor. Fatin Rüştü’ye o dönemin Rus devlet başkanı Kruşçev’in ılımlı bir politika izlediğini anlatıyor ve kredi konusunda yardımcı olabilecekleri düşüncelerini paylaşıyor.

Fikir Fatin Rüştü’nün aklına yatıyor mu?

Tabi ve hemen sonrasında bunu Adnan Menderes’e açmak istiyorlar. Menderes de Türkiye’nin sanayileşmesi ihtiyacını yeniden gözden geçirerek Lütfü Kırdar’a bu görevi veriyor.

Neden Fatin Rüştü değil de Lütfü Kırdar?
Parayı Fatin Rüştü getirseydi, aynı sonuç, daha hızlı gerçekleşecekti. Lütfü Kırdar sevilen ve saygı duyulan ama hepsinden önemlisi daha çok tanınan bir diplomattı. Parayı kültür alanında isteseler, eyvah Sovyet kültürü getiriliyor denirdi. O yüzden sağlık alanı için istemek daha akıllıcaydı.

Altyapı için aldıklarını söyleyemezler miydi?

Stalin rejimi yüzünden Türkiye’nin Sovyetler ile 1937’de ilişkileri donduruluyor. Bu nedenle de oradan para almanın, ülkeye komünizmi mi getiriyorlar soruları ile de yüzleşmek anlamına gelecekti. Ülkenin satıldığı düşüncesi yayılabilirdi.

MENDERESLER VATANPERVERDİ

ABD’ye başkaldırmayı göze alarak bir vatanperverlik mi gösterilmiş?

Menderesler, kuşkusuz vatanperver bir hareket gerçekleştirdi. Çünkü Amerikan yardımı sayesinde Türkiye’ye traktör girmiş ve tarım alanları iyice açılarak bir kaynak fazlası ortaya çıkmış. Özellikle İstanbul gibi şehirlerin mahallelerinde yığılan gecekondulardaki hayat o bahsettiğimiz sosyal patlama için her geçen gün daha da yoğrulmuş.

Türkiye’nin sanayileşmesini tek istemeyen ABD mi o dönemde?

ABD derken, NATO’yu aklımıza getirmeliyiz. Türkiye’nin sanayileşmesi onu daha bağımsız bir hale getirecekti. Oysa tarım ülkesi olarak kalsa, sanayi ürünleri bakımından hep batıya bağımlı kalacaktı. Ekonomik bağımsızlığın güçlenmesi Türkiye’den başka kimsenin işine gelmezdi.

27 MAYIS NATO DARBESİDİR

NATO, o dönem ikinci en güçlü ordusunun 27 Mayıs darbesini gerçekleştirmesine bu yüzden mi sessiz kalıyor?

Benim bu konudaki keskin düşüncem, 27 Mayıs bir NATO ydarbesidir. NATO tarafından yapılmıştır. Darbeyi ilan eden Alparslan Türkeş de o akşamki konuşmasında, ‘Biz NATO’ya bağlıyız’ demişti.

Menderes bu olan biten içinde nasıl bir sona hazırlandı?

Menderes söz dinlemeyen bir adamdı. Ülkenin menfaati için kalkıp çare aramaya devam etti. Ama ABD, Türkiye’den en çok yardımı gördüğü o dönemde bile vefasız bir müttefik oldu. Bu da adım adım onları sona yaklaştırdı.

Türk halkı Menderes’ten nefret etti mi?

Hayır. Türk halkı ne o günde ne de bugünde Menderes’ten hiçbir zaman nefret etmedi. Sadece halka bazı şeyler anlatılıyordu ve birçok şey de eksik kalıyordu.

Batıdan görmediğimiz yakınlığı Sovyetler’den gördüysek, neden ısrarla batıya yöneldik?

Bizi batıyla nispeten dostluk kurmaya iten neden Sovyet tehdidiydi. Sovyet tehdidi ağır bastığında Türkiye’yi yanlarına kazanmak istediler. Fakat bunu yaparken de asla kendi biçtikleri değerden fazlasını vermediler. Kıbrıs meseleleri yaşanırken, Sovyetler’de rejim devam ediyordu. Ama ne zaman ki Ruslar rejimlerini değiştirdiler, bizim başımızda bir Kürt sorunu belirdi.

Bu 300 milyon Doların ABD’den alınması ile Rusya’dan alınması fark yaratır mıydı?

ABD’den de Rusya’dan alınsaydı da sonuç değişmeyecekti. Belki siyasi açıdan ABD’nin bizden talepleri olabilirdi ancak, Menderes o yolda canını verdikten sonra, aradığından fazlasını Süleyman Demirel temin etti.Demirel Rusya’dan aldığı kredilerle Aliağa Rafinerisi, Seydişehir Aliminyum Tesisleri ve İskenderun Demir-Çelik’i meydana getirdi. Bu üç temel altyapı, Türkiye’nin bugüne gelmesini sağladı.

DEMİREL PARANIN HAYRINI GÖRDÜ

Demirel, paranın hayrını görebildi mi?

Türkiye’nin kalkınması açısından görmüştür ama o da iki sefer darbe geçirdi. Neyse ki idama kadar gitmedi iş. Zincirbozan’la yetinildi. Dış ticarette sanayi ürünleri birinci sırada geliyorsa bunun köklerini bu dönemlerde aramak gerekir. Ama hiç kolay olmadığını da unutmamalıyız.

Bunların yaşanması gerekir miydi?

Bugün geldiğimiz noktaya bakınca, bunların yaşanması gerekliymiş diyebiliriz. Demirel değil de Ecevit başbakan olmuş olsaydı ya da herhangi başka biri gelseydi de bu doğal ihtiyacı görür ve uygulardı. Ülkenin gerçeği buydu.

Mendereslerin idam edilmesinin hakkı verildi mi?

Bugün Türkiye’de Menders, Zorlu ve Polatkan’ın idam edilmiş olmasını haklı gören kimse kalmamıştır sanıyorum. Adlarına havalimanları açılıyor, anıtlar dikiliyor, kimse de sesini çıkarmıyor.

Krediler istenirken, karşılığında Sovyetler’e ne gibi tavizler verilecekti?

Sovyetler’den kredi istenirken verilecek en büyük taviz, NATO’dan çıkmak olurdu. Fakat böyle bir talep ne Menderes zamanında ne de Demirel zamanında gelmedi.

MENDERES, ZORLU VE POLATKAN’I NATO ASTIRDI

Bu insanların boşuna idam edildiğini mi söylüyorsunuz?

Tam olarak bunu söylüyorum. Ayrıca benim kendi kanaatim her üçünün de katilinin NATO olduğudur. 27 Mayıs darbesini yapanlar, defalarca bizim NATO’ya bağlı olduğumuzu hatırlatarak bunu göstermiş oldular.

O dönem Menderes’in dolabından çamaşır çıkıyordu. Şimdiyse Ergenekon’dan yargılananların dolaplarından da silah, para çıkıyor. Arada benzerlik var mı?

Ciddi bir tutanak olmayınca bu tür şeylere başvuruluyor. O dönemki çarpıklıkların bugün en tipik örneği Ergenekon. Bu laf yüzünden, çok değer verdiğim, Türkiye için hizmetlerini, vatan sevgilerini bildiğim dostlarım şu anda yargılanıyor. Mehmet Haberal ne yapmış, Mustafa Özbek ne yapmış, bana bir anlatın.

O GECE NE OLDU? // ÜNER KIRDAR

Semih Günver, dönemin Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, sanayileşme altyapısı için ihtiyaç duyulan sermayenin Rusya’dan alınabileceğini söylediğinde, Zorlu derhal bu fikri Başbakan Adnan Menderes ile paylaştı. O sıralarda, diplomatlığa yavaş yavaş adım atan, Büyükelçilik ve Birlemiş Milletler Kalkınma Fonu Danışmanlığı yapan Üner Kırdar, babası Lütfü Kırdar’ın Moskova görevini aldığı akşamı HABERTÜRK’e anlattı. “Akşam işten eve geldiğimde, evde bir hareketlilik vardı. Annem ve hizmetliler evde telaş halinde koşturuyor, babam sağa dola yapılması gerekenleri anlatıyordu. Fatin Rüştü babamı aramış,. Sayın Başbakan’ın kendisiyle görüşmek istediğini iletmişti. Babam derhal hazırlanıp, Başbakanlık konutuna gidebileceğini söylemişti. Zorlu, buna gerek olmadığını belirtmiş, Başbakan’ın yani Menderes’in bir viski içmek ve evimize misafir olmayı tercih etmişti. Babam bizi üst kata gönderdi. Alt katta yalnız onlar kalmıştı. Babama Ankara’nın en iyi profesörlerinden oluşan bir heyetle için Moskova’ya bir tıp kongresi için gideceğini ve bu sırada da ülkenin ihtiyacı olan sermaye için devlet yetkilileri ile görüşeceğini söylemişlerdi. Babam memnuniyetle kendisine verilen bu görevi kabullenmiş ve birkaç gün içinde hazırlıklarını tamamlayıp, 1960 Ocak ayında heyetle birlikte Moskova’ya gitti. Orada Stalin’in mezarını ziyaret etmişler, babam soğuktan kalp spazmı geçirmiş fakat 10 gün süren görüşmelerin olumlu geçtiği müjdesiyle dönmüştü. Bunun üstüne Adnan Menderes, Moskova’ya gideceğini Nisan ayında açıkladı. 27 Mayıs’ta ise darbe gerçekleşti. Yassıada’dan çıktıktan üç ay sonra ölen babamın anneme vasiyeti, Üner siyasete girmesin olmuştu.”

FENER RUM PATRİKHANESİ’NDEN AÇIKLAMA

Heybeliada Ruhban Okulu’nun tekrar açılması hususunun, “Demokratikleşme Paketi”nde yer almaması bizleri derinden üzmüştür. Hayal kırıklığımız çok büyüktür. Patrikhane olarak bu kez gerçekten umutluyduk. Hükümetimizden bunu beklemiyorduk. Okulumuzun açılmasının zarurî olduğuna inanmaya ve tekrar açılmasını talep etmeye devam ediyoruz. Başbakanımızdan kendi vatandaşlarının uğradığı insanî ve dinî hak ihlallerini durdurması konusunda doğru istikamette yola devam etmesini rica ediyoruz

 

Prof. Dr. Elpidophoros Lambriniadis,
Bursa Metropoliti,
Aya Triada Manastırı Başrahibi

843102_detay

Slavoj Žižek’in 31 Mayıs direnişi için mesajı

Türkiye’de devam etmekte olan protestolar İstanbul’un göbeğindeki küçük bir parkın ticari amaçlarla tahrip edilmesi ile ilgili yerel meseleden kaynaklı gibi görünse de, aslında açıkça çok daha derin bir öfkeye işaret ediyor. Yaygın bir şekilde ‘ılımlı İslam’ ülkesi modeli olarak algılanan ve ekonomisi hızla gelişen bir ülkede bu öfkenin patlak vermesi, hastalığın nedenlerini de açıkça ortaya koyuyor. Bu tepkinin nedeni, vahşi neoliberal ekonomi ile dini-milliyetçi otoriterliğin kaynaştırılması girişimidir. Bu iki sürecin de kurbanları aynıdır: Dayanışma ruhuna ve kültürel hoşgörüye sahip bağımsız sivil toplum anlayışı. Bir ulusun ahlaki sağlığının da belkemiğini tam da bur uh oluşturur. Bu protestolar, serbest piyasanın toplumsal özgürlük anlamına gelmediğinin, ancak otoriter politikalarla gayet güzel bir arada bulunabileceğinin canlı kanıtıdır.

İşte bu nedenle bu protestolar dünya çapında kurulu düzeni sarsan aynı küresel galeyanın bir parçasıdır. Özgürlüklere ve özgürleşmeye önem veren tüm insanlar, Türkiye halkına şöyle seslenmelidir: “Hoşgeldiniz! Artık hepimiz aynı küresel mücadelenin parçalarıyız. İspanya, İsveç, Yunanistan, Türkiye… Ve ancak birlikte savaşırsak bir şansımız olabilir!”

Slavoj Žižek

Although triggered by the apparently modest local issue of protecting a park in the very center of Istanbul from commercial destruction, the ongoing protests in Turkey obviously refer to a much deeper malaise. The fact that protests exploded in a country widely perceived as a model of “moderate Islamism” with a booming economy are a key indicator of what  causes this malaise: the prospect of combining the ravaging neoliberal economy with religious-nationalist authoritarianism. The victim of these two processes is the same: independent civil society with its spirit of solidarity and cultural tolerance, the spirit which forms the very backbone of the ethical health of a nation. As such, the protests are a living proof that the free market does not imply social freedom but can well coexist with authoritarian politics. This is why the protests are part of the same global agitation that is shaking the
established order around the globe.
All people who care about freedom and emancipation should thus say to the Turkish people: welcome! We are now part of the same global struggle! Spain, Sweden, Greece, Turkey… only if we fight together we have a chance!

Slavoj Žižek

Röportaj: Lost’un yönetmeni Bobby Roth ne diyor?

Santa Monica’da bir şarapevinde oturuyoruz. Bugün oyuncu seçmelerinde çok yorulmuş. Bir süre sonra anlatmaktan yoruluyor. Biraz okyanusu dinliyoruz. Sonra yeniden başlıyor ve insanların televizyonda olmak için ne kadar çok çaba sarf ettiğinden bahsediyor. Doğrusunu isterseniz yaptığı işlerin hiçbirini sıkı sıkıya takip etmedim; ne Lost, ne Fringe ne de Prison Break. Hatta şu an çalıştığı Revenge için de izleyeceğime dair söz veremiyorum. Dolayısıyla yönetmenliği ya da popülerliği ile ilgili bir bağ kurmuyorum onunla. Bobby Roth’la nefis bir yaz akşamı sohbetinden bazı kesitleri sizle paylaşmak boynumun borcuydu elbette… Hadi başlıyoruz…

Daha önce Türkiye’ye geldin ve şu an Türkiye ile ilgili algın nasıl, bir yönetmen olarak nasıl bir yer sence?

Türkiye’de çekim yapmadım, bu nedenle yönetmen olarak çok da fazla bir yorum yapmam doğru olmaz. Ancak şunu söyleyebilirim ki lojistik açıdan zor bir ülkeniz olduğunu biliyorum ya da en azından bunu düşündüm. Bilhassa İstanbul’da trafik sorunu ve mekanlar arasındaki mesafeler beni İstanbul’da bir iş yapma düşüncesinden uzaklaştırıyor. Tabii bu söylediğim sinema değil televizyon için geçerli, çünkü daha sınırlı zamanda çalışmanız gerekiyor.

bobby-roth-420-420x0

 

 

 

 

 

 

Lost, Prison Break, Fringe ve Revenge gibi projelerde çalıştın, çalışıyorsun, sence bunların ortak noktası neydi?

Ortak nokta iyi senaryo. İyi senaryo her şeydir. Yani işin neredeyse tamamına yakını bana göre senaryodur. İyi senaryo önünüze geldiği zaman yaşayan bir şey olduğunu fark edersiniz ve oyuncuların da ancak o zaman yaşayan bir şey oynama imkanı olur.

Senin çalıştığın projeler aynı zamanda büyük bütçeli işler. Büyük bütçe bir işin iyi olacağını garantilemiyor değil mi?

Biliyorsun, asla garantilemiyor. Bence yaptığın işin içinde ne kadar tutku olduğu önemli. Para zaten sen yolunda ilerlerken bir şekilde karşına çıkıyor. Benim en sevdiğim ve en iyi işim dediğim projem bağımsızdı ve çok düşük bütçeliydi.

Sen televizyonda, uçucu bir iş olduğuna aldırmadan sinematografik dilini cömertçe kullanıyorsun. Bu da yaptığın işi daha sanatsal ve kalıcı bir duruma getiriyor, buna katılıyor musun?

Umarım bunu başarabiliyorumdur. Ama bu öyle olsun diye uğraşmıyorum, sanat onu ne uğruna yaptığınla ilişkilidir. Benim çalışma yöntemim o zaten. Sadece parasal bir karşılığı olması için çalışmıyorum belki bunu da eklemeliyim.

Peki sence diziler sanatsal değer taşıyor olabilir mi ya da taşımalı mıdır?

Hayır, elbette böyle bir derdi olmamalı televizyon işlerinin. Ama şunu da söylemeliyim ki bazıları gerçekten de diğerlerinden daha iyi oluyor. Bunu izleyici de fark ediyor zaten. Yapabiliyorsak daha iyisini yapmaya çalışmakta bir sakınca yok bence, bunun sanatsal olup olmadığını ise eleştirmenler tartışmalı.

dunyaca-unlu-yonetmen-bobby-roth-bursa-ya-geliyor-3537008_2022_o

 

 

 

 

 

 

 

Türkiye’de de durum aynı, Birleşik Devletler’de de, bütün dünyada da… İnsanlar televizyon izlemekten kendilerini alamıyorlar ve özellikle de dizilere bayılıyorlar. Sen bu durumu nasıl açıklıyorsun?

İnsanlar mutlak bir kayboluş istiyor sanki. Kendilerini bizim yarattığımız atmosferler, karakterler ve hikayeler içerisinde kaybetmeyi seviyorlar. Bunu anlayabiliyorum elbette. Üstelik eğer iyi bir hikaye anlatılıyorsa kendilerinden tamamen vazgeçebiliyorlar. Sanırım buna ihtiyaçları var, bunun birçok nedeni olabilir tabi, yaşadıkları hayattan mutsuz olabilirler, kendilerini tekrar etmekten sıkılmış olabilirler ya da birçok farklı sebebi olabilir. Herkesin özgün bir sebebi de olabilir, bunu genellememiz doğru olmaz.

Şu anda Revenge için çalışıyorsun. Seni bu projeyi kabul etmeye ikna eden neydi?

Öncelikle güçlü ve ayakları yere basan bir proje. Kaldı ki ekibi daha önceki işlerden de tanıyor ve seviyorum. Bir etken de Los Angeles’ta çekiyor olmamız, burada yaşadığım için bu bir avantaj. Diğer projelerde olduğu gibi uzaklara, mesela adaya falan gitmem gerekmiyor. Ama daha önce de söylediğim gibi senaryo içerisinde yazılanlar, benim için en önemli nokta o. Revenge de çok sıkı bir senaryoya sahip.

Öğrencilerle bir araya gelmeyi, ders vermeyi çok seviyorsun. Bir sürü farklı kültürden genç ve sinemayla ilgilenen insanı karşına alıp onlara bildiklerini anlatıyorsun. Peki sence o insanları bir araya getiren en önemli sebep ne?

Hikaye anlatmak. Aslında insanların neden televizyon dizilerine bu kadar ilgi duyduğu sorusuna da burada geri dönebiliriz. Yani hikaye anlatmak, hikaye dinlemek insanlığın başlangıcından beri çok önemli olmuş. Çok doğaldır ki herkes aynı estetik ölçüde hikaye anlatamayabilir, dolayısıyla böyle bir durumda başkalarının anlattığı hikayeleri dinlemek bize daha kolay ve iyi gelir. Sinema ile ilgilenen insanları bir araya getiren ise bence hikaye anlatma istekleri. Ben de öğrencilerimden çok şey öğreniyorum. Eğer iyi bir yönetmen, iyi bir sinemacı olmak istiyorsanız insanların beğenilerini yok sayamazsınız. Çünkü siz o hikayeyi öyle ya da böyle insanlara anlatmak için bir film haline getirmişsiniz.

Türkiye’de televizyon dizileri doksan dakikadan uzun sürüyor. Sen kırk dakikalık bir bölüm için neredeyse iki hafta çalışma imkanı buluyorsun burada. Peki ya Türkiye’den bir iş teklifi gelse kabul eder miydin?

Tamamen hikayesine bağlı. Sen de biliyorsun ki bazı hikayeler diğerlerinden daha hızlı çekilebilir.

Genç yönetmen adaylarına, sinemacılara tavsiyelerin neler?

Bence en önemlisi kendilerini bilmeleri ve tanımaları. Güçlü ve zayıf taraflarını, tutkularını ve zaaflarını tanımakla başlamalılar. Güçlü taraflarını ön plana çıkarıp, güçsüz tarafları için çalışsınlar. Bir de, hikayeyi gördükleri yere kameralarını kursunlar, bunun nasıl bir kamera olduğunun önemi yok.

Peki ya günlük yaşantın, hobilerin, neler yapıyorsun?

Pek fazla boş vaktim olmadığı için bu soruya net bir yanıt vermem zor. Ama spor yapmayı ihmal etmiyorum, arkadaşlarımla ve ailemle bir şeyler içmeyi, onların tadını çıkarmayı seviyorum. Boş zamanımın çoğunu okuyarak ve yazarak geçiriyorum. Tabi basketbolu da unutmamak lazım.

Türkiye’yle ilgili bir projen var, o ne zaman nasıl hayata geçecek?

Türkiye’de çekmek istediğim bir senaryo var. Şartların biraz olgunlaşmasını bekliyorum. Hikayenin bir kısmı Türkiye’de geçiyor zaten. Sudan çıkmış bir balığın hikayesi diyebiliriz buna. Kısaca İstanbul’a bir kadını öldürmek için gelen ancak ona aşık olan bir sokak bilgesinin hikayesi.

Revenge dizisi Türkiye’de de uyarlanarak yakında televizyonlarda olacak. Bunu hazırlayan ekibe tavsiyelerin var mı?

Revenge’in Türkiye versiyonunu hayal edemiyorum aslına bakarsan, ama Türk televizyon izleyicisiyle Amerikan televizyon izleyicisinin demek ki benzerlikleri var. Karakterin çok sivri ve bir kesim izleyici tarafından çok da hoşa gitmeyecek tarafları var, umarım bu taraflarını da gösterebilirler. İnsanlar kötücül bir karakteri de belli dozlarda kabul ediyor.

Bir sanatçı olarak hayallerin ve korkuların neler?

Benim açımdan dişe dokunur bir uzun metraj film düşüncem var, onu hayata geçirmek istiyorum. Aklımdakini hayata geçirememe kaygısı beni hep proje üzerine daha fazla çalışmak, düşünmek zorunda bırakıyor. Tabii Birleşik Devletler’de şöyle bir probleminiz var, siz eğer popüler bir iş yapmıyorsanız, işte o çok bilindik oyunculara o çok bilindik cümleleri söyletmiyorsanız işiniz çok zor. Estetik filmler yapılıyor, ışık, ses, efekt açısından ama bunlar sanatsal değil. Çünkü sanatsal bir film burada iş yapmaz. Yani hayalim de endişem ve korkum da aynı.

O araç hâlâ yanıyor

Cezaevi aracı yangını hâlâ sürüyor. Kayseri Başsavcılığı bozuk aracı satınalan Adalet Bakanlığı yetkililerine kusur bulmazken, aracın içindeki iki rütbeli ve bir şoförü sanık sandalyesine oturtacak

16 Eylül 2011’de Van’dan İstanbul’a mahkum taşıyan cezaevi aracı yangınında beş mahkum yanarak hayatını kaybetmişti. Olayın ardından yapılan soruşturmada aracın içerisinde bulunan üç kişi hakkında dava açılması söz konusu ancak bu üç isim arasında herhangi bir Adalet Bakanlıı yetkilisi ya da bürokratı bulunmuyor.

ADALET BAKANLIĞI’NA KUSUR BULUNMADI

Bilirkişi incelemesi, yanan cezaevi aracının şasi numarasına dayanılarak henüz deneme sürüşünde arızalı bir araç olduğunu ortaya çıkarmıştı. Buna göre, tıpkı yanan araç gibi daha yüzlercesi Otokar firmasından, ihale yolu ile arızalı bir şekilde satın alındı. Ölen mahkumların yakınlarının avukatları tarafından savcıya sunulan dilekçede olayın gerçekleştiği süreçte, araçların durakladığı, Van, Muş ve Metris cezaevleri yetkililerinin yanısıra, araçların alımında onayı bulunan Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü hakkında da inceleme yapılması talep edilmişti. Ancak savcılık hazırladığı fezlekede yalnızca aracın içerisinde bulunan araç komutanı İsmail Bostan, araç komutan yardımcısı Mustafa Kayalı ve aracın iki şöforünden biri olan Cafer Sarı hakkında dava açılmasına karar verildi. Dava Kayseri Başsavcılığı Ağır Ceza Mahkemesinde görülecek.

Mahkum yakınlarının avukatların “İhmalli davranışla ölüme sebebiyet vermek” suçu ile Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü yetkililerinin de davaya dahil edilmesi talebi de bu şekilde reddedilmiş oldu. Adalet Bakanlığı kendi bürokratlarını beş insanın yanarak can verdiği bu olaydan haklarında soruşturma dahi açmadan sıyırmış oldu. Hukukî sürece bakıldığında basit bir trafik kazasıymış gibi görünen olayda, cezaevi aracının arızalı bir şekilde Adalet Bakanlığı tarafından satın alındığı, yola çıktıktan sonra 200 kilometre arızalı bir şekilde yoluna devam ettiği göz ardı ediliyor.

KONUYLA İLGİLİ DAHA ÖNCEKİ HABERLERİM İÇİN:

CEZAEVİ NAKİL ARACI YANGININDA SUÇLU KİM?

http://wikibedia.me/2012/02/14/cezaevi-nakil-araci-yangininda-suclu-kim/

CEZAEVİ ARACI YANGININDA BÜYÜK İHMAL

http://wikibedia.me/2011/09/22/cezaevi-araci-yangininda-buyuk-ihmal/

BİR GÜNDE İKİ KARAR

http://wikibedia.me/2011/09/20/cezaevi-nakil-araci-bir-gunde-iki-karar/

CEZAEVİ NAKİL ARACINA NEDEN GİZLİLİK KARARI KONDU?

http://wikibedia.me/2011/09/20/cezaevi-nakil-araci-dosyasina-neden-gizlilik-karari-kondu/

CEZAEVİ ARACI İHALELERİ BAŞLASIN

http://wikibedia.me/2011/09/17/cezaevi-araci-ihaleleri-baslasin/

Hor vurup hormon savuranlar

Neden sevgili olamıyoruz bir türlü biz senle?”
diye sordu adam.
“Sen istemedin tatlım”
diye yanıtladı kadın.
“O zaman ben öküzün tekiymişim”
“Öyle de demeyelim de, zaman diyelim…”
Sen benden çok üstünsün, çok fazlasın. Bu yüzden.”
“Bu cümleyi çıkardığında sözlükten acaba hangi cümleyi koyacaktın bunun yerine?
“Ama o cümle var ve sen bu hayatta gördüğüm en şahane şeysin.”
“…”

*
Birbirini yıllardır sevmesine rağmen ayrı düşen iki insan arasında şahit olduğum bir diyalog bu.
Yakın zamanda.
Bizim kuşakla bu ara biraz fazla meşgul olduğum için bu diyaloglar, yarım kalan hikâyeler ilgimi çekiyor.
Zamanımızın hastalığı nedir bulmaya çalışıyorum.
Kendimden başlayarak, hepimizinkini.
“Benim kuşağım” lafı 1980 sonrası doğanlara hitap etse de, 1970 sonrasının da aramıza karıştığını biliyoruz.
Ya da biz onlara karışmışız, kim bilir.
Neticede dertlerimiz aynı, şikayet ettiklerimiz aynı.
*
Herkes gövdesinin ortasında bir boşlukla geziyor. Alıp taş koyuyoruz, olmuyor, dağ koyuyoruz dolmuyor ne bileyim, deniz, ova, balık, kuş koyuyoruz, olmuyor, olmuyor. Boşluğun feci halde bilincindeyiz ve her gün biraz daha farkına varıyoruz.
Bugün biraz yüksek bir yerden Taksim meydanına baktım.
Metrodan çıkan insanlar, yuvasından ayrılan karıncalara benziyordu Yuvadan bir nizam içinde çıkıyor, sağa sola etrafa her yere dağılıyorlardı. Kendilerini başka boşluklu gövdelere yaklaştırıyor, sarıyorlardı. Kimi koşarak, kimi isteksiz adımlarla.
Vakt-i zamanında nasıl güçlü bir vakumla alınmışsa içimizden bize ait olan, hayatta en çok ihtiyaç duyacağımız parçamız, şimdi hangi yöne savrulsak olmuyor, dolmuyor.
Hepimizi tek sıra halinde dizseler mesela, önden bakınca milyonlarca insanın içindeki o muazzam boşluğu ve arkasını görebilirler rahatlıkla.
Kimler mi?
Kimse kim.
Tabii ki herkesin kuşağı kendine ancak, bizim kuşağı düşünürken benim gözlerim doluyor. Neyi eksik yaptık, onu hiç bilmiyorum.
Bütün o anlatılanlar, o kahramanlık hikayeleri, o kahramanlar, o mabedler. Bunları okuduk, iyi dinledik, öğrendik.
Ezberledik ve bu ezberle büyüdük.
Kendi aklımızı kazandığımızda ise hem dünya hem de memleket başka bir yerdi artık.
Dolayısıyla sorun çözmede, hastalığı teşhis etmede ve haliyle tedavi etmede hep yetersiz kaldık, kalıyoruz.
Güzel işler yapanlarımızdan tutun da en tembelimize, en güzelimizden en yakışıklımıza, en zenginimizden en fakirimize, derdimiz ortak:
Büyük yalnızız.
Evet insan her ne kadar sosyal bir hayvan olsa da yalnız doğar, yalnız ölür, biliyoruz.
Ama bu bizim büyük yalnız olmamızı değiştirmiyor maalesef.
Sevmeyi beceremiyoruz, görmeyi bilemiyoruz, terk etmeyi ya da kavuşmayı.
Hayatımıza gelen bir insanı ağırlamak ne demektir bilmiyoruz.
Onu hoş tutmanın içinden çiğ, ham ve acı bir ego savaşı açığa çıkıyor.
Çocukluğumuz bize “sev onu” derken, gençliğimiz “beni istemeyeni ben de istemem” diyor.
Çocukluğumuz Şişhane, gençliğimiz kaval.
Bu iki melek ve bu iki şeytan kendi aralarında didişirken, arada biz heba oluyoruz.
Tüm bu çaresizliğe 1970 sonrası doğanlar da dahil.
Söyleyin lütfen, bir kuşak bu kadar uzun sürer mi?
Sürüyor işte.
*
Hor gördüğümüz yetmezmiş gibi birbirimizi, hor kullanıyoruz.
Kimimiz her akşam dışarı çıkıp içip dağıtarak dolduruyor gariban boşluğunu,
kimi köy evinde kendine biçilen kadere razı gelerek.
Kimi hormonlarını savura savura, kimi hormonlarını yok saya saya.
Hiçbirimizin kahramanlık yapacak hali yok.
Hiçbirimizin takati kalmamış önüne çıkan taşı kaldırıp yolun kenarına koymaya.
Birimizin düştüğü yerde hepimiz düşüyor.
Aynı taşın olduğu yerde, kafa göz yarıla yarıla yola devam etme gayretimizi de takdir ediyorum bir yandan.
Bilmiyorum.
Kim çekti en lazım yerlerimizi bir kara deliğe, bulamıyorum.
Hayata ve dünyaya bizi sıkı sıkıya bağlayan hiçbir şey yok.
Bunu görüyorlar, bu nedenle kimi dindar nesil istiyor bundan böyle, kimi dinsiz, kimi sosyalist, kimi faşist.
Kimi istiyor bizi, kimi istemiyor.
Ne büyük bir batakta olduğumuz iyice ayyuka çıktı, ondandır.
Tüm bunlara şöyle bir terastan patlattığımız kahkahalar karşıki dağları yıktı, ondandır.
Artık saklanacak halimiz de kalmadı, ondandır.
Utanacak hiçbir şeyimiz yok, ondandır.
Karınca yuvasının işi bir “fıs”la bitiyor artık,
ondandır.

Bobby McFerrin’le şen günüm

Bobby McFerrin’le röportaj yapmak üzere Ankara’daydım dün.
ATO’ya ait “Congressium”un konser salonunda ön provada Orfeon Oda Korosu, neyzen Bilgin Canaz ve kanun ustası Tahir Aydoğdu ile birlikte gerçekleştirecekleri performansları gözden geçiriyordu.
Bütün provalar bittikten sonra, sıra bize geldi ve işte, 6 yaş İngilizcesi ile “Don’t Worry Be Happy” şarkısını söylediğim adam karşımdaydı.
Laf aramızda pek az buluşma beni heyecanlandırıyor ama Bobby McFerrin’la yaptığımız ve bugün saat 16.15’te, Habertürk’te yayınlanacak röportaj uykularımı kaçıran türdendi.
Sahnede bir sandalyenin üzerine oturup, durmadan sesler çıkarıyor ve ses virtüözü nasıl olunur bir kez daha gösteriyordu.
Ben ilk soruyu sorana kadar da şarkı söylemeye devam etti.
Röportaj öncesi bana sorular sordu, kimim, neler yaparım, ne ile meşgulüm anlamak için. Anlattım.
“Gelecek beş yıl içinde kendini nerede görüyorsun?” türünden sorulardı bunlar.
Röportajın sonunda o kaçınılmaz konu açıldı: “Don’t Worry Be Happy” şarkısını 10 yıldır neden söylemediği…
Baba Bush, 1988 yılında resmi seçim kampanyası şarkısı olarak seçmiş ve bunu yaparken de McFerrin’e asla sorma ihtiyacı duymamıştı. Bu duruma hem politik duruşu hem de eser sahibi olarak fena halde bozulan McFerrin, seçim günü basını da yanında götürmüş ve Bush aleyhinde oy kullandığını açık açık belirtmişti. Bir süre sonra da şarkıyı bir daha söylememe kararı aldı ve o gün bugündür bu şarkıyı ondan duyan olmadı.
İşte meselenin kaynağı da bu.
Arz ederim.