karantina-sız

hersabahkalkarkendikendimeüçdefalitteraamordervesonraparmaklarımaolduğugibiaklımadadüşünürkenboşlukbırakmamasıiçintemkinlerdebulunurum.

*
“biliyor musunuz sizi bu akşamüstlerinde…” (i. berk)

*
hem geri geliyor, hem de beni çağırıyor karantina.
bir odada seninle kapalı
ama derdimiz hep aynı
kalpyetmezliği.
yetmiyorsa artmaz,
kalp yetersizliği olduğu müddetçe bu odadan sağ çıkamayız ama sen
çık.

*

bir düzeni olmalı insanın
iyi kötü
kimdi o, kurtla kuşun yemi zanneden kendini,
bir düzen kurmak için insanın önce buna niyeti olmalı.

sadakat bir davranış biçimi değil bir yaşam şekli,
bir kararlılık değil bir kabul haline dönüşmeli.
Sadakat, zaman alan değil zaman kazandıran bi şi.
Vazgeçmek ne büyük bir güç, vasat bir yaşamdansa tutkulu bir kıyameti tercih etmek,
her şeyin ortalama seyrettiği güneşli sabahlardansa, fırtınanın kalbinde tek bir gün geçirmek.

peki kolay mı?
değil.
yabancılara DİKKAT et
bekleyip bekleyip günahla
“seni seviyorum” diye çıkma karşısına tanrının
ve yanıtına kulak ver
çık yani
çık aklımdan
ve sevme beni
dünya sevilecek bir yer değil.

karantina 7 – kül

varsa kalbin, kaldıysa
atıyor bir yerlerde.
bir kıyı var, onu kim temizliyor bilmiyorum,
blackberry telefonumda birsen tezer çalıyor, ben kıyıyı yercesine, yutarcasına adımlıyorum. “gitsem de, sonuna kadar…”
sonuna kim gidiyor, bilmiyorum.
iyi bir neden arıyorum, hangi şiirdeydi o, “ölmemek delirmemek için,” herkes sevdiğine koşuyor, bir vapurun, bir trenin, bir uçağın, bir vasıtanın içinden. 

kalp, biten bir organ.
bunu biliyorum.
içindeki alkolden midir nedir, havaya karışıyor. açılsa bakılsa çoğu ölümün arkasında bitmiş, tükenmiş bir kalp saklı. senin de varsa kalbin, kaldıysa, atıyor bir yerlerde, hâlâ.
hâlâ.
varsa bir kapı, kırmayacaksan çalsana.

karantina 6 – koruk

koşarken anlaşılmaz
köpek sesleri,
yırtıp parçalar göğümü
haksız bir düğüm.

dört teker üzerinde müthiş bir çaba içindedir
çocuk
düşerse senindir,
düşmezse hiç senin olmaz.

senin kulağın
başkasının burnu olabilir
senin iyiliğin başkasının cehennemi
idris otu, yalancı melisa, kedi nanesi
beni sıtmaya tut,
sonra bırak beni
otlarımı büyüt,
gel otur yanıma.

karantina 0.21 – zebaniler, yüzde kaç?

Şimdi veriler hesaplanıyor,
şunu şuna bölerseniz, sıfır nokta bilmem kaç.
Sahi kaç? İyice sayın ha, eksik kalmasın.
Kaybetmek nedir bilir misiniz, kaça kaç yitirir insan ölüm kalım savaşını,
düşündünüz mü hiç?
Bir insan annesini kaybettiğinde hesap makinaları çalışmaz.
Bir insan annesini yüzde yüz kaybeder, bir insan babasını tüm kesirlerde paydalarda kaybeder. Siz neyi neye bölerseniz bölün, insan hayatını ya yitirir ya yitirmez, ey hayatın hesabını tutanlar ve dahi zebaniler sizi cehennem mi gönderdi buraya, misafirliğe?
Salgın var tüküremem de yüzlerinize ama matematiğinizi gönlümce aşağılayabilirim. Gördünüz işte canım sıkıldı,
insan ya ölür ya kalır, kendi içinde yüzlere ayrılmaz.
*
Bahar gibi bir şey geldi, ılık ılık bakıyor kapının kenarından, içeyim istiyorum, içemem. İçine sandoz atıp içeceğim sanki baharı bile bu sene ben.
Çıkmıyorum.
Kimseyi görmüyorum.
Bir tür savunma yazılımı devreye soktu vücudum, bir kere kırılıp dökülecek paramparça olacak gibi oldum, toparlandım.
Ben bu yıl baharı, bazı çiçeklerin latince adlarını öğrenerek idrak ediyorum, papaver rhoeas. Biliyorum Boğaz boydan boya erguvanlarla dolu, acemi yelkenleriyle Caddebostan sahilden açılıveriyor çocuklar. Boğaz’ın çocukları, sahi nerede onlar? Hastanede bazıları, gerisi de evinde. Onlar da çıkmıyorlar, benim gibi.
*
Ey zebaniler
ey hesap yapıcılar
ey aşk hikayemizin, hastalarımızın, ölülerimizin çetelesini tutanlar,
ey hep aynı rakamı elde edebilmek için bir eksik bir fazla bir daha bir daha öldürenler bizi, adımızı kim olduğumuzu nerede doğup nereye defnedileceğimizi bilmeyen ama yüzde kaç ettiğimizi ezberleyenler.
ey sizin de bir anneden babadan doğduğunuza inanmak var hayatta
şu günleri atlatmak var.
*
Mutlaka Boğaz’da erguvanlar açmıştır, Yıldız korusunda serinlik, Beykoz sahilinde yürüsem yine Orhan Veli’yi taklit ederim. Sahibinin Sesi diyor Sevim Burak, ey bir topluiğne gibi topuğumdan girip kalbime yürüyenler, ey sizin ederiniz kaç, toplamınız kaç, karşılığınız kaç…

 

karantina 4 – çıkılmaz sokak

Bugün ilk kez sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Cuma akşamından pazar akşamına kadar.
Bugün annemin doğum günü.
Fırınların önünde kavgalar, ekmek almak için yumruklar.
Bir ekmek kaç tekme eder, bir somun kaç tokat kadar?
Bir memleket düşün, insanına ters köşe yapıyor.
Kaç tekmedir karnımıza yediğimiz, ki üzerimizde hâlâ bir madencinin ahı var.
*
Azaplar’ı bilir misin? Osmanlı ordusunun hiçe sayılmış delikanlıları, bu hiçliği kader saymış askerleridir azaplar.
Kılıçsız, kuşamsız, zırhsız ve dahi pabuçsuz dururlarmış ordunun en önünde, “Allah Allah” sesleriyle bir yürürlermiş ki sorma. Onları öyle hiçbir şeysiz gören “düşman”, donup kalırmış.
Azaplar’ın batı ordularındaki karşılığı tam anlamıyla yoktur ama “frontiers” cephenin en önündekiler, göğüs göğüse savaşanlar dile yerleşmiş bir deyim haline gelmiştir. Bizde ise birilerini mesela “maskemiz yok” diyen sağlık çalışanlarına “azaplar”a benzettiğimde bir yere oturmuyor.
*
Bir seferinde teyzem demişti ki, “Kızım okul vardı öğretmen yoktu, sağlık ocağı vardı doktor yoktu, trafo vardı elektrik yoktu… Biz yokluğu kaderimiz zannediyorduk.” Meğer öyle değilmiş, sonradan anlamış teyzem.
Teyzem, annemin kardeşi. Ablası annemin. Anneme bir bakışı vardır, biraz abla, biraz anne, biraz teyzem gibi.
*
Köpekler uluyor, her bir ulumadan bir onulmaz delik açılıyor geceye, gece de göğsüm gibi delik deşik. Rüyalarımda öldüğümü görmüyorum artık. Tam 27 gün olmuş, bilmiyordum. Arkadaşım söyledi de uyandım mevzuya, Geçecek bu, oturup bir kahve içeceğiz seninle, onunla da, sizlerle yani, çocukluğumdan beri “sen” diye hitap ettiğim ilahi olan bir “sen.” Her ne kadar bunu bir kişiye dönüştürmek için çok çabaladıysam da, her ne kadar bu “sen”i kendimde de uzun uzun aradıysam da, bulamadım, olamadım. Her neyse işte, senle ben, uzun yürüyüşlere çıkacağız yeniden.
*
Hepi topu kıytırık bir can işte, öyle ya da böyle çıkacak işin içinden, çıkacak içimizden.
*
Dünya böyle kapanmadan önce güzeldik, saçlarımızı yandan ayırırdık.
Yan yana, dip dibe oturur, dişlerimiz acıyana kadar gülerdik. Yetmezdi daha da gülerdik. En saçma şeyleri kutlar, kutlayamadığımızda ise “Bugün de ölmedik” diye yaşadığımıza sevinirdik.
Birçok şey bizimle birlikte kahkahalara tutulurdu.
Ben oje sevmem, ojelerim dökülürdü parmaklarımdan, sandalet giymekten hoşlanırdım. Saçlarımın güneşte kurumasına ve çorapla gezmeye bayılırdım.
Yine o otobüs yolculukları geliyor aklıma.
Çocuktum.
Yaşlılara bakar, onca saat hiç sıkılmadan nasıl yolculuk ettiklerine şaşardım.
“Ne güzel” derdim içimden “Ne çok hatıraları var.” Düşünecekleri ne çok hatıraları vardı, hiç sıkılmadan Adana’dan Ankara’ya bir otobüsün içinde gidebiliyorlardı. Ben ki çocuktum, beni pencere kenarına oturturlardı etrafı izleyeyim diye, bir defter, bir boya kalemi olmadan boğulacak gibi olurdum. Boğulurdum da galiba.
Şimdi “Ne hayat yaşamışım” diye düşünüyorum, bu bir yolculuksa ve ineceğimiz yer de biraz uzak gibi görünüyor, “Aç defterleri” diyorum kendime, bir delik aç ve gir içeri. Bir daha düşünmeyi bile istemeyeceğim kimi hatıralar, elbet bir gün size de sıra gelir.
*
İnsan, ölümsüzlüğü isterken yaşlanmak hayal oldu.
İyi ki doğdun teyzemin kardeşi, abimin annesi.
Benimki.

karantina – 3 – drop

büyük düşüşler peşinde değilim ama alt tarafı bir hayat işte, niye bunu sonsuza kadar sımsıkı tutmakla meşgulüz bu kadar.

bugün arabayla kadıköy’den geçtim ve üsküdar’dan. İyi gelir sandım, gelmedi.

yazmadığım günler anla ki kendimi bir yazının başına oturabilecek kadar bir araya getirememişim. yazmak bir bütünlük işidir zannederdim onun da öyle olmadığını anlayacağım zamanla.

kristalize olmamız gerekiyor.

karantina – 2 truvalı helen

Şimdi bir ev çiz kendine.
İyi yaptığımız şeyler bunlar.
O evde büyük bir parti ver, yaza merhaba, sonbahara elveda, kışa sarılma ya da ilkbaharla kavuşma partisi olsun, herkesi çağır, çağırdığın herkes gelsin.
Bir kısmı erken ayrılsın, bir kısmı peyderpey.
Sonra biri çıksın televizyona, bir şey desin, üzül.
şimdi o evi karantinaya al.
Kimler olsun içinde, kimler kalsın içeride seninle birlikte?
Bir ev düşün, bir odasında Plinius oturmuş “Naturalis Historia”yı yazıyor, ölürsün.
Bir başka odasında Yaşar Kemal ve Binboğalar Efsanesi.
Bir odasında Mozart, garip bir beste yapıyor, önce çirkin kendi gibi sonra bir yer buluyor hayatında. Mimar Sinan var bir başka köşesinde, un tanelerini sayıyor, önce hamur sonra o hamurdan bir köprü yapacak. O köprü seni hiçbir yerden hiçbir yere götürmeyecek. Bir at var mesela karantina evinde, truvalı helen’in atı, gözlerinde bir bakış atın, ateş ve yangın, atlasan gidemezsin, herkes gibi sen de kendin kapattın kendini evine. Neyse ki bir bahçen var, bak ona, bahçende Tesla elektriği yeniden yeniden icat ediyor, bahçende Sun Zi “Savaş Sanatı”nı yazıyor:

“Astı üstü tek yürek olan kazanır.
Hazırlıklı olup, hazırlıksız olanı bekleyen kazanır.
Yetenekli komutanına hükümdarı karışmayan kazanır.”

Bu kadar basitken kazanmak, kaybetmek için müthiş bir çaba verir insan. Eskiden sen neredeysen orada ve senin etrafında dönerken dünya, şimdi karantina altında, henüz sönmemişken geceleri ışıklar, evinin etrafında döner alem. Nasıl ki bir müddet araba kullanırsın ve kapılarını, ön arka tamponunu, tekerleklerini tek tek hisseder, onunla bir bütün olursun, şimdi evinle de öyle bir bütün haline geliyorsun. Ağırlığı da pencereleri de üzerinde. Ve elbette kapısı da. O kapıdan çıkıp gitmek için şu an neler verirdin, basit dertlerinin basit çözümleri olsun istiyorsun, olacak.

dalda kuş

kuş cıvıltılarında kalmıştım en son, ben kuşa nasihat edecektim, penceremde bekleyen kuşa, ne söylediysem bir kanadından girip öteki kanadından çıkacaktı. Bu yaz sıcak geçecekti, yine tek meselemiz susuzluk olacaktı, biraz hava almak için sabah erken kalkıp suadiye sahil’e gidecek, “çaycı kadın”ın oradan başlayan nefes nefese bir yürüyüşe çıkacaktık. Durup bir su alacaktık, “küçük esnaf da yaşasın” diye yoldaki bir seyyar satıcıdan. Günler bir uzayıp bir kısalacaktı, Jezabel hep kanlar içinde yatacaktı.
Ömrümüz böyle sürüp gidecekti.
ilk günlerdeki ölüm hissi yerini adına yaşam ya da neşe diyemeyeceğim, o kadar coşkulu değil ama daha sakin, iyi gibi en azından kötü değil.
Okudukça, anladıkça.

devir
Böyle zamanlarda
kalpler çürür çünkü algoritmalar kazanır.
Bilgi çağı, bilginin en çok kirlendiği zaman olduğu için bu ismi alır.
Ne yani, her şey beni biraz daha takip edebilmek için miydi, biraz daha yakından izlemek için miydi? Ne yani dünya yönetilebilir bir yer olmaktan çıktı diye mi,  hem Çin sanatı ne muhteşem değil mi?
*

Çağatay’ın Hitit Süiti’ni dinlemeye devam ediyorum, bir pedal tutuyor bu şarkı içimde bu pedalın üzerinde kısa bir gezintiye çıkıyorum, bana çocukça bir şeyler düşündürüyor, Alsancak’ta uzun bir masanın köşesinde oturmuş karşılıklı “Geçmiş diyoruz, geçmiş ne uzun şey.”
Söylerken yoruluyorum, yaşarken nasıldı kim bilir.

karantina 1 – balon

şurdayım, şuranda.
çıkıp dışarı bir hava aldım, evin önünden üç adım kadar uzağa gidebildim sonra attım kendimi, kendim ettim, buldum. Bizi eliyle koymuş gibi bulan bir hastalığın pençesinde savunmasızız diyeceğim ama şimdi pençeler bile tehdit altında. Pandalar çiftleşiyor, ittiren olmayınca, aşkla. Kuşlar döndü, kuşlar bıraktıkları yerde bulamıyor suyunu toprağını ama döndü. Belki de flamingolar konsun diye bir havalimanı yaptıran yalnız biziz, biz var ya biz, bu durumdayken bile zalimiz.
11-12 Mart dolaylarında evlerimize çekildik.
İlk günler yüksek gerilim hattında, ilk günler trapezin üstünde ve altımızda bizi koruyan hiçbir şey yokmuşçasına nasıl saldırdık kendimize, nasıl kırdık birbirimizi. Gece diyorum, Shakespeare’in gecelerinden daha sessiz, bir salgın görmüş her şair gibi ben de şimdi iki şey arasında bir seçim yapmaya çalışıyorum. William Blake neden o denli karamsar, anlıyorum. Ölümü, yaşamdan daha anlatılası kılan nedir, oralarda geziyorum. Calderon okuyorum, acıyı tarif etmenin eşsiz mutluluğundan dem vuruyor daha ikinci sayfasında kitabının ve haklı da çünkü “Hayat bir Rüyadır.”

Aris gibi, Murathan gibi, Orhan gibi, Şeyhmus gibi yarıştırır acılarını çocuklar böyle zamanlarda. Bir kalem kağıt alıp, ayağıma evde giyilen bir pabuç giyip ben de katılıyorum bu yarışa. Sırtımda yazanla, göğsümde yazan numara birbirinden farklı. Yüzüm yaşama, sırtım ölüme koşuyor. Yarışmaktan hoşlanmıyorum. Son derece razıyım kaybetmeye.

evdeyim

Her malzeme son malzememmiş ve bir daha hiç yemek yemeyecekmişiz gibi hazırlıyorum sofraları. İzlediğimiz filmlerdeki tuvalet sahnelerine takılıyoruz, “Bak elini yıkamadı yine.” Her akşam S.’ın işten gelmesini dört gözle bekliyorum. Onu çok seviyorum. Şimdilik bu kadar.
Çamaşır suyu ile iyi bir işbirliğimiz var, böyle devam edersem yerleşip ciğerlerime hiç gitmemesinden korkuyorum. Kardeşimi çok özledim. Günleri sayarsam benim bu evden sağlam bir kafayla çıkmam mümkün değil, saymıyorum. Sen de sayma. Sen, her neredeysen şimdi, beni duyduğunu çok iyi biliyorum. Sen öyle muktedirsin her şeye, bilirsin, duyarsın, görürsün ve doğru zamansa eğer çıkar gelirsin.

what’sapp

İlk günlerde gırgır dönüyordu. En çok güldüğüm Şener Şen’in “birimiz bir bok yedik ama hangimiz bilmiyorum” dediği video oldu. Sonra endişe başladı, rakamlar paylaşıldıkça korku arttı. Akşamüstleri bir anksiyete tutuyor kitlesel, öyle kitlesel ki A desen H diye tamamlıyor dünya seni, bir AH oluyoruz ancak bir araya geldiğimizde. AH sesi bir ömrün virgülüdür, ben bazı günler bir nokta koymak istiyorum. Gündüzler torbaya girmiş gibi, yalnız geceleri geliyor aklıma fikirler. Çağatay’ın Hitit Süiti’ni dinlemek için bundan daha iyi bir zaman olamaz. Birkaç telefon açar, belki birini görüntülü arar, insan olduğumun bana hatırlatılmasına izin veririm.
Bir şey sorucam, hiç kendini kaybetmekten korktun mu? Yani alıp karşına kendini, “Seni asla kaybetmek istemiyorum” ya da “Seni kaybetmekten çok korkuyorum” dediniz mi. Belki yavaş yavaş bu konuşmaları yapmanın  zamanı gelmiştir.
Dün bir öykü konusu geldi aklıma. Cezaevlerindeki durum getirdi beni bu düşüncelere sanırım. Yazmaya da başladım ufaktan. Hikaye şu, karantina günlerinde bir mahkum cezaevinden salıverilir. O yarım kalan hikayesini tamamlamak için çok isteklidir ancak bir hikayeyi tamamlayan mekan, insan ve olay dahil her şey karantinadadır.

yuva

Kirpiler gibi çekilmişiz yuvalarımıza. Kocaman bir ayı, onca isteğine karşılık taştan topraktan bir mağarada giderebiliyorsa ihtiyacını, bizim için bu şehirler fazla, bu hayatlar fazla. Belki de kışları uykuya yatırmalılar insanların bazılarını, başka türlü durmayacak bu çoğalma.
Göğün Bütün Çeyrekleri’nde de yazmıştım, “Bu şehrin bir dağı olmalıydı.”

sevgiler, b.

örtk.

bu saatten sonra, perdeler değil pencere konuşur.
hayatta insan bir kere değil, bir defa oluşur.
örtktür perdeler, kıvrılırsa, salınırsa, sallanırsa, uçuşursa, bir perdenin başına ne gelirse işte, o olursa, ölü çıkar.
bir portakal için birbirini yer durur sinemacılar,
benim portakala alerjim var.
bir portakal için açılır, kapanır perdeler, örtk’tür hikayelerim, üstü kapalı, üstü örtk. anlatımlar.
bütün yüklemleriyle perdeler karşımda,
yenildiğin yerden bir başlangıç şansı veriyorum sana,
al.
kullan bunu.

 

vişn.çrğ.

kim Temmuz sıcağında benimle güneşe çıkmak ister?
Heyy, kim.
dinlediğim şarkıdan öğrendiğim kadarıyla, zamanda terk ediyor, biri, bir diğerini. Müzik dinlemek etik mi, başkasının sırrına kafa göz kulak dalarken, hayallere dalarken, noktalamaları herkes bir yerlerine alıp sürerken. Bir ömür çektim ben bu kederi, en iyi ihtimalle bundan da sağ çıkarım.
Daha yarısına bile gelmediğim acımın ağzına ağzımı dayayıp, beş pipet dayayıp içiyorum. Korkularım var ve karanlık bunların en başında gelir.
Ahh zavallılık, bir butik otel gibi odalar odalar içinde durur, kiralıktır zavallılığımız, nereyi veren nereyi çalar bilinmez?
tık tık tık…

vişn.vişn.vişn.

korkular yerine kollar sardı seni bir cumartesi sabahı,
tatilsizliğin bitirdiği bir toplumda hali hazırda yanık tenin para ettiği söylenebilirdi.
insanların birbirinden izne ayrılması gerektiğini düşünürdüm bazen,
birbirine açacak bir kapı kalmamışsa,
al havlunu, al çorabını, kaşığını ve şapkalarını çık git odamdan, çık git evimden, ayrıl tatile benden. al iznini, git.
trimurti’den hepimize kalan, tek bir doğru var, o da temmuz sıcağı.

Musluklar açık, şehrin suyu gövdesini gezer gelir
yarim bir fistan giymiş, fistanı sedirleri döner gelir

Eski neşesini kaybetmiş dişlerinin kovuğuna göçmeye geldim
ben, sütun kollarının, kolların ki çingene karası
topuklarının ihtişamına uçmaya geldim.

fun-e-ral…

Murat, Emrah’ı yazmış, ben yazamadım.

Yapamadığımız şeyler de yazılmalı bir ucuna öldüğümüz günün. “Allah’ım toz et beni” diye ettim duamı, yattım şimdi. Öyle toz, benden eser kalmasın yani eser miktarda bile ben kalmasın. Hiç bulunamayan, izine rastlanamayan mevcudiyetimi temsilî bir cisimle (mesela bir orta sehpası, bir gofret kağıdı, puantiyeli bir sırt çantası, kullanmadığınız bir halı…) ete kemiğe büründürüp onu sarınız dilerim.

İstiyorum ki kefenim, Yaşar Kemal’in, İlhan Berk’in, Sabahattin Ali’nin Yorgos Seferis’in, Richard Brautigan’ın, Shakespeare’in, elbette Cemal Süreya’nın, elbette Kafka’nın, elbette Poe’nun, mutlaka Mehmet Yaşın’ın, Ayhan Bozkurt’un, arkadaşlarımın, şairlerimin, sevgilimin cümleleriyle donansın… Yıl sonunda arkadaşlarla birbirimize imzalattığımız beyaz gömlekler gibi olsun kefenim, ölüyorum gibi değil de mezun oluyorum gibi zannedilsin gidişim.

Kendi kendime gezmeyi severim, kendi başıma bir yere gitmişim gibi, her an telefonunuzu çaldırabilir gibi, saçlarım uzun, uykumu almış bir halde yine de merdivenlerden düşme ihtimalimi saklı tutarak yürüyerek uzaklaşmışım gibi. “İhtimal” deyince size de oluyor mu aynı şey, ihtimal derken bile gökyüzü çoğalıyor içimde, aynı gökten birkaç tane, her şey çoğalıyor, aynı denizden birkaç, aynı dağdan birkaç, insanlar, gülüşler, sevgiler, mutluluk ve nitelik çoğalıyor içimde. Zaten bir ihtimale bakar çoğalması insanın, milyarda mı, milyonda mı nedir, bir ihtimal. Kaçta kaç olursa olsun, bu bir ihtimaldir ve muhtemel olan şey güzeldir. (muhteşemdir.)

Annem beni bulsalar bile yıkamaya girmesin, kardeşime “iş seyahatine” gittiğim söylensin, tanıdığım hiç kimse beni öyle görmesin, keyfim yerinde benim, keyfimin içine noktalama işareti konmasın, bir kederin, bir hüznün, bir vedanın gölgesi düşmesin hiçbir yerine ayrılığımızın. Yaz bitip de eve döndüğümüzde, biraz daha büyümüş, biraz daha serpilmiş, yemediğimiz bazı şeyleri artık yer hale gelmiş, görmediğimiz bir yerleri görmüş ve en az birkaç kitap okumuş olarak buluşana dek arayıp sormayalım birbirimizi. Ben önden gittiğim takdirde, “gelince haber verirsiniz” diyelim.

Zaten biz bu hayatta, arayıp sormayalım da; bulalım birbirimizi. Arayıp sormak yerine bulalım birbirimizi.

Çocukluğumdan beri içimde ovulan taş gibi ölüm, vakti geldiğinde yeniden açmak üzere kapattığım bir bahis. Kendime verdiğim sözler ve kalemimi “ölüm” gibi doğurgan bir konuyu anlatarak kaçışlı ve kolaycı bir yoldan bulandırmamak adına değinmeye uzun zamandır elimin dilimin varmadığı bir konu. Sıradan bişi, baktım ne kolay söylüyorlar ölümü, cinayeti, kurşunu, zehiri filan bizim afili oğlanlar. (Hatırlar mısın Murat, filistin bayrağını göndere çekmiş bir afili filintalar sitesinde başladı muhabbetimiz, ben bir daha hiç!)

Ne diyorduk, içimde ovduğum taş, açın bakın çocukluk defterlerime, kendimi bunca oyalayabilmem bile çok iyi. Fakat çok eğlendim, çok hırpalandım, hiçbir şeyi ehh işte ya da şöyle böyle yaşamadım. Yani “yaşadım bu hayatı” diyebilmek için imkanlarım çoktu, mümkünlerde dolandım, sevgilim evde yoktu. Ben sevgilimin kapısını penceresini, kalbini ve dağında tüten her tür dumanını parçaladım ve girdim içeri. Çok sevdim, daha çok seveceğim de. Onu, bir onu.

Hah, ne diyorduk kefenim, yani çocukların okul müsameresinden arta kalmış amerikan bezi kumaşlar gibi olursa, üstüne de birkaç satır yazarsa herkes gönlünden, iyi olur. Önce yazılar silinir sonra kumaş unufak olur. Böylece ardımdan edilen nice güzel, nice mutlu, nice zil takıp oynamalı ve nice kederli sözler sonraya kalır. Ama yazı uçar. Söz kalır. İçimde ovduğum taş, an gelir sökülür, an gelir kırılır, an gelir dağılır.

emrah’ı yazmış, ben okudum, üzerimde böcekler yürüyor sanki, doğada olmadığını bildiğim balıkları giysilerimde taşıdım bir müddet. o günü hiç unutmadım, unutmam, çok ağladığım için epey hayretle karşılanmıştım. Onlara göre, insan üzülebilirdi, hatta üzüldüğünü ağlayarak da gösterebilirdi ama “o kadar” üzülmek yersizdi. Kendini benimle, kendini beğendiği herkesle yarıştıran küçük kadınlardan, büyük kadınlardan, varlığını etrafındaki insanlar ve “kadınlar” üzerinden yapanlardan topyekün bıkmışım. Bir siktirin gidin, ne kadar istersek o kadar ağlarız, her zaman yaptığımız gibi, ne kadar yenildiysek o kadar, ne kadar lazımsa o kadar üzülürüz.

Bir şey diyeceğim,

oldukça mutluyum, oldukça aşık, olabildiğince sakin ve hiç olmadığım kadar yaşam dolu. Bu satırlar da bildiğin mutluluk gözyaşları, ellemeyin.

sanatçının tasarlayacağı spa’dan…

71379e832d2d628802f6f15e800e2ebf-1

Avustralya’nın en, dünyanın da sayılı zenginlerinden Tazmanyalı koleksiyoner ve bahis üstadı David Walsh, imparatorluğunun ilan-ı aşkı niteliğinde bir yapı için yaşayan en pahalı sanatçılarla anlaştı. 2011 yılında memleketi Tasmania’nın karadan ulaşımı bulunmayan bir sahil şeridine açtığı MONA (Museum of Old and New Art) müzesinin yanına şimdi de devasa bir otel ve yaşam kompleksi açacağını duyurdu.
Güncel sanattan kopmayan Walsh, nadir eserlerle dolu devasa bir kütüphane, 176 kişilik lüks konaklama, 1075 kişilik konser salonu yetmezmiş gibi, Marina Abramovic ve James Turrell’in otelin spa merkezini tasarlayacağı açıklandı. Avsutralya basını David Walsh’ı gerek yaptığı evlilik gerekse hal ve gidişatı itibariyle “Trump”a benzetiyor ancak Abramovic ve Turrell’in spa merkezini tasarlayacak olmasına da kimse kayıtsız kalamıyor elbette. (Bizde de yapılabilir böyle şeyler ama pardon Burj al Babas varken kim ne yapsın Abramovic’in tasarladığı spayı. Hamam tasarlasa? Termal otel şey yapsalar olmaz mı? ya da hatta Pamukkale’yi bu iki sanatçı baştan aşağı yeniden tasarlasa? Neyse, neticede aynı suda iki defa yıkanılmaz.)

Bu arada James Turrel, 70’lerin hızlı abilerinden, land art akımının hatırı sayılır temsilcilerinden biri. Ki kendisini en son Arizona çölündeki yıllar evvel başlayıp da yarım bıraktığı volkanik krater işini tamamlayabilmek üzere inşaat devi SkyStone ve Kanye West’ten aldığı 200 milyon dolarlık yatırım ile anmıştık. Marina Abramovic’i şu kadarcık içerikte anlatabilir miyim emin değilim ama Turrell çarpı dokuz gibi bir hacmi var ama bunun yanında, adının Pizza Gate skandalına karıştığı buna rağmen hakkındaki iddialara dair “proper” yani “makul” bir yanıt vermediğini de bir türlü unutamıyorum.

Projenin adı MoTown (çok yaratıcı!!!) olacak. Fakat kütüphanesinin çizimini bir görmenizi isterim, bu yüzden de aşağı ekliyorum.

661e18b0eb76e9d4a5ce2136be9a1b36

DÜNYA: kısa kısa kültür sanat

İsrail’de Hıristiyanlar isyanda! Finlandiyalı sanatçı Jani Leinonen’in “McJesus” heykeli (çarmıha gerilmiş R. McDonalds) yüzlerce insanj Haifa sokaklarına döktü. Haifa Museum of Arts, başbakanın talebine rağmen heykeli kaldırmadı. “The Sacred Goods” sergisi 17 Ocak’ta bitiyor.

 

 

 

 

 

 

 

Land Art akımının sıkı abilerinden James Turrell’in (75) Arizona’ki sönmüş volkan Roden krateri için yıllar evvel başladığı proje sonlanacak mı? Sanatçının son büyük eserini tamamlaması için SkyStone Group (Bir nevi Ağaoğlu) 200M$, Kanye West de 10M$ vereceğini açıkladı 🖐🏻

Kanada-Vancouver’da belediye otobüslerini sanatla giydirmişler, kolaj, işleme ve kaligrafi ilk örnekler. Üstelik yıl boyunca bu otobüslerde, dil, psikoloji ve sanat konuşulacak. İlk giydirilen otobüste Diyan Achjadi var ilerleyen günlerde Erdem Taşdelen’in bir çalışması olacak.

saatleri ayarlayın, müzede selfie günü geliyor 

5b46206019b1f.image

Louvre Müzesi’nin geçtiğimiz yıl, doğumunun 300. yılında bir Delacroix sergisi açması ve okulların bitimi sürecinde Beyonce ile Jay Z’yi APES**T şarkısına klip çekmeleri için müzede konuk etmesi sonucu ziyaretçi sayısını  yüzde 25 oranında artırmıştı. Gece ziyaretlerini teşvik etmek ve müzelere gençleri çekebilmek amacıyla ikili ile uzun süredir bir çalışma yürüten Louvre’dan açıklanan rakamlara göre geçtiğimiz yıl ziyaretçilerinin yüzde 50’si 30 yaş altında (ki bu bir mucize) ve çoğu da klibin çekildiği karelerin peşindeydi. Yani görev tamamlanmış, Amerikan rüyasının ikoncanları başyapıtları yeni nesille buluşturmayı başarmıştı.

Müzeler arasındaki rekabetin yanı sıra gençlerin müzelere ilgisini artırmak üzere her yıl yeni bir proje ortaya çıkıyor. Bunlardan biri de 2015’ten bu yana uygulanan “Müzede Selfie Günü.” Genellikle fotoğraf çekmenin yasak olduğu müzelerin bu yönüyle 30 yaş altı için oldukça sıkıcı gelebileceğini düşünenler çıkmış belli ki ve izin çıkmış. Her yıl 16 Ocak günü “Müzede Selfie Günü” kapsamında bu yıl T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı 300’den fazla müze ve ören yerinde selfie çekmek serbest.

Bana daha ilginç gelen ve asıl örnek alınması gereken ise Louvre Müzesi gibi büyük bir geleneğe sahip bir müzenin -üstelik Fransa gibi dil ve kültüre sonsuz bağlı bir ülkenin sembol müzesi-, zamana ayak uydurarak, Amerikalı pop ikonlarını kendini dünyaya tanıtması için seçmesi. Çok mühim bir hatırlatma, müze milyon eurolar döktüğü bu süreçte dünyanın en çok ziyaret edilen müzesi unvanını kaybetmiş değildi ama ziyaretçi profilindeki değişim, yaş ortalamasının yükselmesi müzeyi bir renovasyon sürecine itti.

Neden Jay Z ve Beyonce, neden Kanye West ve Kim Kardashian değil?

Jay Z ve Beyonce’nin Louvre müzesi ile ilk işbirliği 2014 yılında başladı. İkili için müzenin kapalı olduğu saatler özel bir gezi ayarlanmış, kızlarıyla birlikte müzede gönüllerince gezmişlerdi. Bu gezinin en tuhaf fotoğrafı, Jay Z ve Beyonce’nin Mona Lisa’ya “fazla” yaklaşmış olduğu fotoğraftı. Çift olarak prestij ve dolayısıyla daha çok kazanç elde etme amacıyla kendilerini sanat dünyasının ortasına bu geziden yıllar evvel atıveren çift, müzeyedelerden müzayedelere, sanatçı atölyelerinden sergi açılışlarına hali hazırda koşturuyordu. Elbette aralarında 4,5 milyon dolar vererek aldıkları Basquiat dahil birçok sanat eserinden oluşan koleksiyonlarının hakkını da teslim etmek lazım.  Bu arada Beyonce’nin hamileliğini doğruladığı gün ve ikizlerin fotoğrafını paylaşmasının da twitterda kırdığı rekorları unutmamak lazım. Neden Kanye ve Kim değil, çünkü onlar “sanatsal” bir çift değil, son ABD seçimlerinde Kanye’nin Trump için ölüp bittiği, onu çok sevdiğini anlattığı tweetlerinin mürekkebi daha kurumadı bile. Şaka bir yana, Kim Kardashian’ın hedefi lüks markalar, kozmetikten takıya, kıyafetten otomobile lüks markaların reklam yüzü olmak, onların böyle sıkıcı müze etkinlikleriyle pek bir işi yok. Mesele kariyeri nasıl planladığınla ilgili yani, asıl neden bu.

Delacroix mi Jay Z ve Beyonce çifti mi?

Louvre bu yıl Amerikalı ikon çifte bir basın önünde teşekkür etti. Fakat Delacroix sergisinin hakkını da teslim etti. Geçtiğimiz yıl müzenin ziyaretçi sayısı iki milyon 2 MİLYOOON kişi arttı. Romantik dönemin en tanınmış ismi Delacroix’nın, aralarında “La Liberté guidant le peuple (Liberty Leading the People)” yani “İnsanlara rehberlik eden özgürlük” adlı 1830 yapımı tablosunun da yer aldığı sergisi mi yoksa günümüz normlarına göre fenomen kabul edilen ve kariyerlerini ABD başkanları titizliğinde yöneten Beyonce ve Jay Z mi bu artışta daha etkili oldu bilinmez. Yani mevzu sadece müzede selfie çekmekte değil, müzeleri birer kültür projesi, birer iç-dış politika meselesi gibi ele almak lazım. Elbette sonrasında ziyaretçi sayısını artırmak için her tür etkinliğe iştirak edilir.
Sanırım, #MüzedeSelfie etkinliğine Türkiye’den de bazı şöhretler katılacak ama onların kim olacağı şimdilik belli değil. Onlara da muhtemelen bana gönderilen iki paragraflık basın bülteni yollanacak ve şöyle yazacak: Daha önce, Jay-Z ve Beyonce çiftinin Paris’teki Louvre Müzesi’nde selfie çekmeleri ile daha da popülerleşen Müzede Selfie Günü kutlamaları müze ve örenyerlerinde çekilen selfie’lerin #MüzedeSelfieGünü, #MuseumSelfieDay, #MüzedeSelfie etiketleri ile sosyal medya platformlarında paylaşılması üzerine tasarlanmış bir gündür.

Ama gördüğünüz gibi mesele Jay Z ya da Beyonce meselesi değil, ha şu var, kimin gidip selfie çektireceği çok mühim de değil. Müzelere selfie çekmeye ve kendinizi göstermeye değil, kendimizi unutup dünyada önce ve bugün bizden başka insanların da yaşadığını hatırlamaya, onların duygularını ve zihinlerini hatırlarken, kendimizi unutmaya gitmeliyiz. Mesele bence bu.
YOW YOW!!!

not: En sevdiğim Jay Z – Beyonce şarkısı – Bonnie and Clyde.

 

“evet” diye başlayan cümleler

geveze insanlar “evet” diye başlar söze.
bir diyalog akıp gitmektedir içlerinde, bir süreden beri, kendi sorar kendi cevaplar. Hangi cümle bir nefes gibi içte solunur hangisi dıştan duyulur birbirine karışır.
Ben kollarımı kesmedim hiç, façasız olayım derken baktım kan revan içindeyim, faça dediğin boydan boya yarıyor insanı, dıştan içe, içten dışa.
Google haritalardan görünür façalarım, façasız olayım derken bir bakmışım AB pozitif bir insanım. Kardeş olsaydık keşke seninle, kardeş olsaydık keşke ikimiz, kardeşliği tanısaydık biz. Boğaz mesela bosforus; çok şık bir façasıdır İstanbul’un, ben İstanbul’a aşık bir yazar değilim. İstanbul’la işim yok, insanlara şiir gözüyle bakmayı bırakalı uzun zaman oldu. İnanç genim zayıf. Bu yüzden ha bire tarih okuyorum, tutunacak bir dal arıyorum kendime. 17. yüzyıl’da bir İngiliz köylüsü, 18. yüzyılda Moğolistan bozkırında inşa edilmiş bir kutsal çadır, 16. yüzyılda bir şarkıyım ama kimse beni söylemiyor, 15. yüzyılda bir köprüyüm, geçit vermiyorum.
Ah beni kimseler hatırlamıyor, ben inanmıyorum. Zayıf, çok zayıf. Genim zayıf. Neden bilmiyorum bu 2019 benim son yılım gibi geliyor bazı günler. Neyin son yılı onu bilemem ama bir şeyin son yılı, ha bitti ha bitiyor.
Bakayım başka hangi yüzyıllarda yani hangi yıllarda neymişim ben, durun avuçlarımı açayım, gök tanrı fal açar gibi açıyor hayatımızı, sevdiğim hiç kimse bir daha uğramadı buralara, giden gitti.

Çok iyi çay demleyen biri varsa bana ismini yazınız, işte de mail adresim: bediac@yahoo.comIMG_0278.jpg

hem dersini… hem de şişman…

kimdi o şair bizi kuşların doğum gününde olmakla tehdit eden
yüzde elli şansı var her şairin bu hayatta kalmak konusunda
üstelik survivor’da yazmıyor bunlar, sevdiğim şeyler şuralarda bir yerde olmalı
ülkü tamer öldü; gerçi deyince ölmüyor, şair kişi bu hayatta tek bir günü varmış gibi yaşamalı ömrünü. yaşamışsa senindir.

en son yaşar kemal’in cenazesinde görmüştüm, teşvikiye camii’nin avlusunda
o şiiri nasıl nasıl yani nasıl yazdınız diye içimden soracak oldum, avluda oturdu benimle ama soruma yanıt vermedi. duymadığından mı, duymayı istemediğinden mi, bir de televizyona çağırmıştım konuk olarak “emin misiniz?” diye sormuştu…

bir şey diyeyim mi, hep kahır, hep kahır
şu an batan bir şeyin içinde gibiyim, yağmur yağıyor
o kadar da güneş çıkmadığına göre bu sular bizi yutacak
ülkü tamer’le ilgili düşüncelerim var, sürüyor, canım sıkkın, abimle sapanlarımız geçiyor gözümün önünden, kuşa sıkılan her taş kafama tam isabet.
biz yine “kuş vuralım istersen.”

sözünü verdiği gün tutmayanların blogu wikibedia

polisi çağır, dur vazgeçtim çağırma.
tutmadımsa sözümü n’olmuş? söz tutulmayınca ekiplere haber verildiğini sende görüyorum ilk defa.
hem sabah sabah nerden aklına geliyor polis çağırmak, anlamıyorum.
bir roman yazmam lazım, bir film, üç şiir. sana bir küfür, kendime bir iltifat, bunları etmeden nereye?
sonra çağır. herkesi çağır o zaman, düğününmüş gibi çağır, sünnetin, kınan, nişanın, yılbaşı partinmiş gibi, doğum gününmüş gibi hoyratça çağır herkesi ve koy aramıza.
zaman göreceli, biliyorsun einstein hakkı verilmemiş her öpücükle ilgili bir cümle kurmuş. annihilation diye bir film izledim, efektler dandik, nathalie portman çok tatlı. eskinin askeri bugünün doktoru bir kişiyi canlandırıyor. prizmalardan bahsediyor, gördüğümüz ve algıladığımız, varlığını bildiğimiz ama algılamadığımız her şeyin kırıldığı prizmalardan, kırılıp nereye gittiği belli olmayan bir durum.
aramızdaki de öyle bişi aslen. kırılıyor sürekli ama nereye gittiği belli değil. çıt diye değil, kıt diye değil, pat küt diye de değil, sessizce kırılıyor, sessizlikle kırılıyor, alttan müzik basan da yok ki insanda bir şaşırma hissi oluşsun. aramızdaki ve aramamamızdaki her şey kırık dökük.

güzel bir pazartesi olmadı devamı gelsin.

gergedan mevsimi

bundan böyle her gün iyi kötü bir şeyler yazacağım buraya.
çünkü güney kore’de canım; bugün hava çok serin.
anlıyorum kıta kıta gezmenin mantığını ve yarısını dolaşmış olmanın dünyayı. pek çabuk anıya dönüşüyor her seyahat, durumum el vermiyor, alabama’da teknemizle balığa çıkmayı biz de biliriz yoksa. kendine silah doğrultmuş her insan gibi mazlumum ben de ve tetiği çekememiş her insan kadar korkak. korkunun ecelle örüntüsü, bizim seninle bağırtılarımızın aynısı. ben her gün böyle yazayım diyorum. Kusura bakma artık kandan, demirden, ölümümden ve işte fena fena şeylerden başka bir şey aklıma gelmiyor. “Peki ya bunun  içinde ne var?” diye içi boş poşeti gösteriyor çocuk, onun inancına içleniyorum. Her an bir sürpriz çıkabilecek diye bomboş poşetin içine kafayı daldırmış olanları izliyorum. İçimde kırgın bir gergedan, nesli tükenen bir hayvan yani kuzey beyaz gergedanı ve balinalarca öpücük var. Planktonla besleyin beni, balıklar sizin olsun.
Sanat terk ediliyor, bu kopuşu hissetmemek mümkün değil. Sanat önce küçümsendi, sonra ona gülümsendi, sonra devleştirildi, sonra kolaylaştı, sonra azımsandı, sonra basite indirgendi, sonra ayıplandı, sonra günahlaştı, şimdiyse hiçbir anlamı kalmadı. Sanatın terk edilişini, Afrika’da Nil nehrinin yatağının derinlerine çekilişi gibi, koskoca nehrin ip gibi kalışı gibi gözle görüyorum. Sanat terk ediliyor ve insanlıktan umut kesiliyor. Birileri fena halde Mars’a gitmek için para yapıyor, ben yaşlanmadan öleceğim. Bunu çocukluğumdan beri biliyorum. Yav he he koşulladım beynimi, çok biliyorsun çok. Tek isteğim sürprizsiz, sakin, nabzımın az çok pedal tuttuğu bir ömürdü, bunu da bize çok gördünüz. Şu dünyaya geldim geleli tek istediğim bir insan ömrüydü, onu da vermediniz. Bizler iyi insanlarız, her şeyden öte kalbimiz temiz. Sadece iyi insanlar adına konuşuyorum.

İstanbul’da Sultanahmet diye bir semt var. İstanbul’da Karaköy diye bir köprü var ki üzerinden tek başına geçsen kendine aşık olursun. Vardı yani, olurdun, eskiden olsa. Karaköy köprüsünden aşksız yürüyenin haline yazık. Haliç, altın varak. Varak kağıt demek. Dua değilim ki dillere düşeyim, pek de parlak bişi sayılmam zaten. Bu demek oluyor ki yıldız da değilim. Ve tüm bunlar demek oluyor ki ben ölüyorum. Ölümümden bahsetmeyeceğime dair sevgilime söz verdim ama zaten bahsetmiyorum, oluyorum. Ölümüm oluyorum, ölümümle gurur duyuyorum. Bunu kimse engelleyemez.

eski neşe

bu yazıyı okurken şu şarkıyı dinleyeceksiniz…

nedir neşe?
eylül güneşi…
milyonlarca vatandaş merakla bekliyordu.

aldattığını asla söyleyemediğinden içinde kıvır kıvır solucanlaşan ve fakat ayrılınca tersaneden suya ilk kez bırakılan gemi hafifliğinde vücudunu terk eden pişmanlığın yerini alan o his midir?
olgunlar sokakta dünyanın ikiye ayrılması, bir yarısının baran, diğer yarısının zelal olması mı? tahtalara oyduğumuz kalbimiz, olgunlar sokağa oyduğumuz üç beş adımdır neşe. geride bıraktığımız.
ismim değildir ama adımdır neşe.
bir zamanlar ayaklarını yerden keserek dans ettiğin şarkının, yani bir zamanlar dünyanın neresinde çalınsa herkesçe ezbere bilinen, sözlerini anlamadan telafuz ettiğin ve yıllar sonra akustik versiyonunu dinleyip hayatının ne kadar neşesiz olduğunu bir kez daha hatırladığın an… Yalnış olmasın yine aynı şarkıcıdan çalıyor şarkı ama akustik, yani en az senin kadar şarkıcı da neşesiz, sen kadar şarkıcı kadar şarkı da bir efkara dalmış ki vay.
bugün sordum saçlarım’a, “Sahi, eski neşesi yerinde duran biri var mı etrafında?” diye. “Ben” diye cevapladı. Durduk yere yalan söyledi bana saçlarım. Belki sormasam bu soruyu, onu yalan söylemek zorunda bırakmayacaktım, belki bir yalana mecbur ettim onu, özür dilerim.
nerede kalmıştık, hah, eski neşe,
nedir neşe güzel gözlüm, kısık gözlüm, eski gözlüm, buruş buruş, ışıltısını bir mezara gömmüş de gelmiş, boyunu posunu ağaçlarla yarıştırdığım, yanağı yer mantarları gibi yumuşak, gövdesi söğüt dalı gibi esnek ama mermer gibi sağlam duruşlu, bir kere görüp bir daha haber alamadığım, kara gözlüm, mavi gözlüm, çenesi hurilerin çeşmesi, güzel gözlüm, zarif bakışlım, canım. Söyle nedir neşe? Söyle kim aldı?
Bir fotoğrafa gömülüp kalmış sanki, boğum boğum etli bir larvanın neticesini beklemek gibi, bir zamanlar akla sadece dans etmeyi getiren şu şarkılar, ne ara…

inanması güç ama bunların tümü, bir timsahın karnından çıktılar.
ayakkabı, çanta, kemer, toka.
timsaha borçlu dünya bunları, timsahtan da korkmuyorum anasını satayım.
yarın kadıköy dörtyoldan bir bütün tavuk alayım, sekize böleyim.
benim eski neşem yok arkadaşlar.
kafamı kaldırıma çarptığım günden beri
babam öldüğünden beri
her şey çok güzel olacak filmini izlediğimden beri
ne bileyim seni bir bulup bir kaybettiğimden beri
istanbul’a taşındığımızdan beri
ankara’yı terk ettik diye mi bilmem, ortaokuldaydım diye mi bilmem, tüm arkadaşlarımı orada bıraktım diye mi bimmem, üzerinden çok zaman geçti diye mi onu da bilmem, bir yaşa geldiğinde eskiyi hatırlamaya da utanıyor insan, onu bunu bilmem ama
eski neşem yok
telefonla konuşasım yok, vatsaptan yazasım filan hiç yok
şarkı söyleyesim yok, müzik neredeyse hiç dinlemiyorum
sana söz verdiğim gibi her gün bir şeyler de yazamıyorum
surlarda yürümek vardı, surlarda yürüyemediğimden mi yok benim neşem?
kuru gözlüm, ne zaman ağlayacağın bilinmez senin kaldı ki ağladığın görülmemiş ama gözlerin hep şiş, hep kan çanağı gezersin.
kan çanağı demişken, benim eski neşem yok. bulabileceğimi sanmıyorum.
bu gidişle ben çok yaşamam, zaten neden bir zamanlar dans ettiğim bir şarkının yıllar sonra akustik versiyonunu dinleyip içlenecek kadar uzun neden yaşadım, onu da bilmiyorum.
eskiden iyiydi sanki, daha iyiydi yani.
benim de o zamanlar bir neşem vardı, şimdi yok, hepsi bu.
içim acır.

Balıkçılar akşamüstü döner, kadınlar kıyıda kocalarını beklerdi…

Röportajın yapılma tarihi ise: 2007 Haziran. Fotoğrafı da makinayı kurarak kendi kendimize çekmiştik.

image1

Birçok yer gezdiniz, neden Ege’de yaşamayı istediniz?

İlk seçiş nedenlerimiz arasında insanları ve doğası vardı. Genel olarak baktığınızda, burada birkaç halk bir arada yaşıyor gibidir. İstanbul’dan gelenler, esnaf, köylerde yaşayanlar ve balıkçılar gibi… Bodrum’u gezdiğimizde bu mütevazı hayatın içinde sade bir yaşantı kurabileceğimizi anlamıştık.

Şiirlerinizden de aşina olduğumuz, eski medeniyetlere duyduğunuz ilgi bu göçte etkili oldu mu?

Fazlasıyla oldu. Kaleleri, şövalyeleri, Ortaçağ’ı hep merak eder, o devirde yaşarmış gibi hissetmeyi isterdim. Buradaki müze yapısı beni Ortaçağ’a bağlıyor. Yazarlığımın bu yönünü Bodrum’a gelene kadar hep gizlemiştim. Geldikten sonra da, Halikarnas Balıkçısı’nın kitaplarını okudum. O, bu coğrafyayı çok iyi görmüştü, kitapları buraları tanımamda çok faydalı oldu.

Fakat siz radikal bir karar verip, eşinizle birlikte yaşamınızı bütünüyle değiştirdiniz…

Buradaki sakin ve sade yaşamın içinden bakabiliyordum. Şiir yazıyor ve sürekli doğada bulunuyor, tabiatla ilgileniyordum. Bunun sonucunda “Şifalı Otlar” kitabını yazdım. Eşim de Bodrum’un doğası üzerinde çalıştı çiçeklerle, bitkilerle ve pazaryerleri ile yakından ilgilendi. Yerli halkla çok iyi ilişkiler kurmuştu. Birbirimize gider gelirdik, sofralar kurar, yemekler yerdik. Eşim onların yemeklerini merak etti ve öğrendi. Ardından “Ege Yemekleri” adlı kitabı yazdı. Burada olmak ikimize de ayrı ayrı iyi geldi.

İlk yerleştiğiniz yer Kumbahçe mevkiiydi. Orada nasıl bir yaşam sürdünüz?

Kumbahçe dediğimiz mahalle, kendi halinde ve içe dönük yaşayan bir yerdi. Sürdürülen sade hayat, evlerin güzelliği, sakinliği ilgimi çekiyordu. İnsanların bir kısmı Türkçe bilmezdi, Rumca konuşurlardı. Balıkçılıkla geçinirler ve çok “az” ile yaşayabilirlerdi. Bugün hâlâ lokantaları, gazinoları ile kendine özgü havası olan bir yerdir.

O dönemi düşününce, İlhan Berk’in gözünde neler canlanıyor?

Marina dediğimiz tarafta küçük bir fırın ile türlü esnaf vardı. O civarda dolaşır, onlarla konuşurdum. Balıkçılar akşamüstü döner, kadınlar kıyıda kocalarını beklerdi. Artık marina büyüdü ve gelişti. Çiftlikler yine var; fakat o sadelik ve küçüklük hissi yok.

Ege’de olmak, Bodrum’da yaşamak şiirinizi etkiledi?

Kitaplarımın çoğunu Bodrum’da yazdım, özellikle de “Deniz Eskisi”ni. Bodrum’la ilgili ya da Bodrum’dan bahsettiğim birçok kitabım var. Kimilerine yazdığım yerlerin, yörelerin adlarını verdim. Süngerciler, küçük balıkçılar beni hep ilgilendirdi ve düşünmeye sevk etti. Onlarla beraber denize çıktım; geceden gidip sabaha karşı dönerdik. Fakat Bodrum Kalesi süreklilik bakımından şiirimin ve dünyamın hep içindeydi.

Burada yaşamaya başladıktan sonra günlük hayatınızda neler değişti?

Beslemek gittiğiniz coğrafya ile birlikte şekillenen bir şeydir, bizim de burada böyle oldu. Halkın yediği yemekler, yöresel mutfak bizim de yaşamımıza doğrudan girdi. Bunu devam ettiren köyler hâlâ var. Buraların pazarları harikadır. Ben hâlâ pazara gidip yiyeceklerimi kendi ellerimle seçerim. Çeşitli otlar alırım. Bugün eskisi kadar devam ettiremesem de genel olarak Bodrum’un yerli halkı gibi beslendiğimi söyleyebilirim. Bana göre en önemli değişiklik şiiri burada yazmak. “Galata” ve “Pera” kitaplarımın notlarını İstanbul’da aldıysam da, onları toparlamak ve bir dosya haline getirmek için yine buraya geldim.

Kadın bir imge olarak şiirinizde önemli bir yer tutuyor. Ege’nin kadınları nasıldır?

Ege’nin kadınları çok dinçtir, doğayla iç içedir. Eskiden erkekler sünger için uzaklara giderdi. Bu nedenle bütün Anadolu’da olduğu gibi yükün çoğunluğunu kadınlar almıştır. Erkekler bazen iki üç gün, bazen de haftalarca denizde kalır, kadınlar akşamları kıyıya iner, orada oturur ve kocalarının dönmesini bekler, onları düşünürlerdi.

Bodrum’da kaçtığınız ve her şeye yeniden başladığınız yerler var mı?

Yarımada’nın Ege’ye bakan cephesini çok seviyorum. Özellikle Gümüşlük bugün hâlâ küçük, balıkçılığın teknelerle devam ettirildiği ve kendine özgü yaşam biçimine sahip bir yeri. Gümüşlük bana iyi gelir.

Şimdi baktığınızda, Bodrum’un bugününü nasıl görüyorsunuz?

Turizm öyle bir oluşumdur ki, bir bölgeye ya da yöreye yavaş yavaş sokulmaz, aniden girer ve orada çok büyük değişikliklere neden olur. Bu değişimin belki de en belirgini Bodrum’da yaşandı. Fakir halk, birdenbire daha fakir oldu, zengin daha da zenginleşti, dengesizlikler belirdi. Buna rağmen Bodrum hâlâ o tarihi dokusunu tam olarak kaybetmedi. Bir dönem küçük esnaflıkla geçinen halkın yerine doğudan ve kuzeyden gelen yeni bir esnaf görüyoruz artık. Asıl Bodrumlular ise adeta seyirci gibi onları izliyorlar. Bodrum birçok serüven yaşadı ve sonunda sekiz binlik nüfustan yazları milyonlara varan insan sayısına tanık oluyor. Tatil amaçlı gelenlerin, Bodrum’a karşı bir hisleri olduğunu görmüyorum. Büyük oteller kentin içinde yapılıyor ve soluk alınacak, kaçılabilecek yerler yok oluyor. Caddeler araba yığını. Planlı bir gelişme yok ve bu şekilde devam ederse birkaç yıl sonra yürüyecek bir alan bile kalmayacak. Yine Bodrum beni hala çok ilgilendirir. İnsanların yakın ilişkileri vardır. Yabancılarla çabuk alışılır ve kaynaşılır. Burada yaşıyorum ve yazıyorum. Bütün bu karmaşıklığına rağmen, bundan çok mutluyum.

 

bence her şey malzemeden yapılmıştır

işte sedir, sedirin üstünde bir gece
bence her şey malzemeden yapılmıştır.

suyu ayrı, limonu ayrı seviyorum
kimya: bu sevgileri birbirinden ayıracağım.

Fatih Market, Dikmen, Keklikpınarı
yoksa çırağın adı mıydı Fatih hatırlamıyorum, fakat genciz.

On yıl önceki cep numaramı söylüyor, “hala bu mu?” diye
bence tüm hastalıklar bir keklikten kapılmıştır.

karada bir balık, karalılar alttan almış vakti zamanında bir okyanusu
altında bir çiş birikintisi Fatih’in, anasını bellemişler

bizler günlük işlerimizi alçıyla görürüz daha çok
alçı, malzemelerin anasıdır.

şiirsel yüzüne öküz oturmuş şiirlerimizin, saklamayalım beyler
her gencin anası aynı malzemeden yapılmıştır.

eVhAm, kUrUNtu, kuŞKu, şüPhE,

evet bir hatadır.
tahtalar birbirine değer suda.
sudaki tahtanın talibi,
bir fil olacak değil ya!
olsa olsa bir samur,
o da yeni uyanmış kuşkusundan.

Güneş yakar, ben bazı kokulardan iğrenirim, duygusal şeyler yazmadan önce duygularımla konuşurum, senin bir dine mensup olman iyidir, iş bitimi şöyle sıcak bişi iyi gider, Sibel sessiz atar kahkahasını, kütüphaneden ayıklanması gereken çok kitap var, bir tişört canım; deterjan koksa bir dert kokmasa bir dert, kanser, hepimizin içinde doğuştan var olan sabun yeme isteğini güçlendirir, ilhan berk iyi şairdi ama öldü, bir şeyde iyi olmak ölmemize engel değil, ÖLÜMSÜZLÜK diye bir sakız markası, ağzımın içinde döndü durdu, intikam öyle yeminle olacak şey değil, dış çekimlerde içlik giymek şart oldu, ayakkabım sıkıyor, yenisini alamam artık çalışmıyorum çünkü, ayakkabıları bir numara küçük sattıklarına bahse girerim, girerim de kazanamayabilirim, salep tarçınla iyi gider, bir hafta böyle geçer ve ben udu gitar gibi çalan adamın virtüözlüğünü ne yapayım? Gitar gibi çalınan gitar diye bir enstrüman var zaten.

kuru dil

bir

dedim ki kendi kendime denizleri mi daha çok seviyorum, dağları mı? dağlar dedi biri içimde. belki o esnada toroslar’a bakıyor olmaktan belki hala yöresinde, zirvesinde kar tuttuğundan, bilemem. beklesem eteğinde, susuzluğum geçer mi, bilmem. mühim değil şimdi bu, nasıl ki gözden ırak, gönülden ırak, olmuyor işte, olmuyor öyle. gözümün önünde tutuyorum, ondan mıdır, her dövmenin, her izin bir sırası var ondan mıdır, karnımın içini dolanan kelebeklerin rakı sofrasına oturmuş olmasından mıdır, sofrayı benim kurduğumdan mı, benim toplayacak olmamdan mı…

hemen şişiyorsun, şişirmeyeyim diyorum, üfleyeyim azıcık da uçsun, üfleyemiyorum. temkin demektir üflemek, sütten yanan ağzı üflemek keser, yoğurt kesilir, kağıt kesilir, beyaza keser renkler kışın, bir delikanlı bir genç kızı keser, ne çok şeyi keserek hallediyor bu dil, baktım, tekrarladım, gördüm dilimi de kesiyor sözlerim, geri alıyorum.

iki

bir kovaya su alır, toprağın en yumuşak olduğu yere döker ve başlardık oynamaya. o tekniği bu tekniği filan değil, köy usulü, bildiğin, önce çamuru yap, şekil ver, güneşte kurut. kinetik kum, play-doh, keçeden doku kitabı da değil, eldeki imkanlarla, her yer benim oyun alanımsa madem diyerek işe koyulmak. nasıl olur da bazı çocuklar, diğerlerinden daha çok şey bilir, çocukları yaşıtlarıyla değil de akranlarıyla görüştürmek lazım belki. boşver, sözümü geri aldım, bu dünyada çocukları kimseyle görüştürmemek en iyisi. kendi çocukluğum da dahil olmak üzere bu dünyadaki ‘çocukça’ her şeyden vazgeçtim. asfaltta ölüyor çocuklar, zift yapışıyor üstlerine, hangi su, hangi sabun, hangi sabır, hangi sevgi çıkarır onu oradan? hiç

üç

kırk bir kere, kırk bir kere, kırk bir kere, kırk bir kere, kırk bir kere, kırk bir kere, kırk bir kere, kırk bir kere, kırk bir kere, kırk bir kere, kırk bir kere, kırk bir kere, kırk bir kere, kırk bir kere, kırk bir kere, kırk bir kere, kırk bir kere, kırk bir kere, kırk bir kere, kırk bir kere, kırk bir kere, kırk bir kere, kırk bir kere, kırk bir kere, kırk bir kere, kırk bir kere, kırk bir kere, kırk bir kere, kırk bir kere, kırk bir kere, kırk bir kere, kırk bir kere, kırk bir kere, kırk bir kere, kırk bir kere, kırk bir kere, kırk bir kere, kırk bir kere, kırk bir kere, kırk bir kere, kırk bir kere…

dört

göksel baktagir’in ‘gülru’ diye bir şarkısı var, inşallah benden başka kimse dinlemez.

beş

saati iki etmişiz, saat bizi.

altı

ben bu sandalyeden düşersem fena olur. gece gece taybet inan’ı düşünürken, bu sandalyeden düşersem çok fena olur. bu ülkedeki şişman, neşeli ve konuşkan diğer tüm kadınlar ya sokakta ya hastanede terk ediyorlar çocuklarını. bu ülkede hala yatağında ölen birileri kaldı mı merak etmiyor değilim. senin baban, benim babam, babalarımız, beş babanın beşi de bir değil bak, bak ne yazıyor ellerimde, bak ne yazıyor ellerim, ‘iyi su’dan yaptım çayımızı, makarnamızı, patatesimizi, varsa etimizi hep ‘iyi su’dan yaptım. ne geldiyse başımıza ‘iyi su’dan. suyun iyisi bizi hasta ediyor, bak ‘demiştin’ dersin ya da ‘dediydi’ dersin, önemli değil. bu sularda bir şey var, içtikçe ağrıyorum ben, bak ‘su’ diyorum.

yedi

daha bir mısır tarlasını boydan boya geçmişliğimiz yok, bu dünyanın sahipleri Kızılderililer ve onlar kendilerini bulundukları mevkiinin adıyla ayırırlar yalnızca. ‘Biz, biziz’ diyorlar, ‘biz Kızılderiliyiz, biz yerliyiz’ ya da o bu şu değil. Kızıl olan her şey gibi onların da sonu bir müzenin karanlık köşesinde, iki deri pabuç, bir heybe ve birkaç öteberiyle anlatılıyor meraksızlığımıza. Topraktan geldiklerini, doğanın dilini konuştuklarını, mısır yediklerini, şarkı söylediklerini, dini törenlerinde dans ettiklerini, daireler çizdiklerini, sadece ve sadece yaşama değer verdiklerini biliyoruz. Bir de toplarla, tüfeklerle, sanayi devrimi ve endüstriyel tasarım ürünleriyle yok edildiklerini. Şimdi koca kıtanın muhtelif yerlerinde verdikleri en büyük savaş obeziteye karşı. Sen binlerce yıl koca kıtanın altını üstüne getir, kara kışından, kör kuraklığına kadar dayan, gel iki sandviçin, iki hamburgerin, bir şekerli içeceğin pençesinde yaşam mücadelesi ver. Olmuyor ya böyle. Yazarken acıdı bak dizlerim, kızıl dizlerim, kızıl ellerim, iki eli kanda bu dünyanın ve hiçbir yere gitmiyor hala.

sekiz

‘alo’ sözcüğü nereden gelmiş diye baktım, yunanca’da ‘alla kai’ derdik, diğer taraftan manasında, öbürü, diğeri, öteki demekmiş zaten ‘allo’ latince’de ‘diğer taraftan’ anlamında. saati üç etmişiz, saat bizi. Bir de Kızılderililer (böyle söyleyince geçmişiyle barışmak üzere yola çıkmış bir ‘yeni abd’linin gözünde ırkçı algılanıyorsun) yani koca kıta yerlileri dil mevzusunu da şöyle çözmüş, gramere fazla takılmadan, kelime ağırlıklı gitmişler, bu da uzun vadeli gelecek planları yapmadıklarını, geçmişi bugüne acıtarak taşımadıklarını gösterir bence. yani şu, biz dili neden kullanıyoruz? yani şu an ben mesela, neden kullanıyorum? duygu dünyamı, kendimi ifade etmek için. ifade ederken de geçmişten, gelecekten ve şimdiden bahsediyorum, bolca gramer, bolca benzetme, bolca dil cambazlığı işte. oysa söz şöyle basit;

hava kötü, ben kötü, ben kuş.

kaşık

almış ayağının altına bir boşluğu
koşturup duruyor.

Zamanda alışıyor insan, zamanda. Pilavdan dönenin kaşığı, kırık çünkü tahta. Yeniçeriler kaşıklarını üzerinde taşırmış, onca giysi, onca zırh, onca kılıç ve bir kaşık. Fazla nazik, fazla insancıl. Otların dili çözülebilir belki, tencerelerin, kaynayan suyun, içinde pişen yemeğin, zeytinyağının, tereyağının, kepçenin ve tabağın. Nihayetinde kaşığın da dili çözülür belki, senin dilin de çözülür o zaman. Konuşma güçlüğü çektiğim doğrudur çocukken, kekelemişim bir müddet. Geçmiş sonra kendiliğinden ama neden güçleştiğine bakmalı. Sahi neden bu kadar zor?

Bizim kuşağın kaşığı bükemeyeceğini anlamasının üzerinden epey zaman geçti, bir ayağını yerden hiç kaldıramayan adamın üzerinde aşırı neşeli bir gömlek, palmiyeli, muzlu, yuvarlak kırmızı toplu, belki hephaistos.

Ne diyordum, kaşık;
kaşık kırık çünkü tahta.
Yeniçeriler başlıklarının (börk) içine kaşıklarını koyarmış savaşa gitmeden önce, kazanınca da kaşığı koydukları yere tüy, tel filan işte rütbelerine göre çeşitli şeyler. Bir kaşık kardeşliği durumu olurmuş yeniçerilerde. Bilmem ki bir savaşa mı hazırlanıyorum, yoksa insan neden kaşıktan bunca bahsetsin. Hem saat 02:45.

sonra

iki kahve, iki lokum, iki bardak su
bir tabağın içinde geldi bunlar
sonra
sonra bakmaktan, seyretmekten, izlerken düşünmekten
biçim biçim
o biçim, bu biçim…
derken seninkiler, derken benimkiler
telefonlar, kablolar, fiber kablolar, yerden ısıtmalı evler, bozuk kombiler, ısınmayla ilgili her şey ikiye ayırdı yine hayatımızı.
yine yıllar sonrasına bıraktık tamamına erdirmeyi bir ağacı.
söylesene, bir ağacın tamamına ermesi nasıl bir şeydir?

en çok gezenimiz, en ağır sözleri edenimiz oldu hep
sonbahar bitkilerinden, kış kazaklarından, içtiğin her bir biranın köpüklerinden
seni ben bu dünyanın eksiğinden, gediğinden,
daha fazlasını isteyenlerinden,
azına tamah etmeyenlerinden,
gözlerini bir boy gidip geri gelmeyenlerinden, ellerine öyle sıradan şeylermiş gibi bakanlarından,
sana kıyanlardan,
ışığı sana açtırıp, sana kapattıranlardan ve sırf sen varsın diye bu dünyanın iyi bir yer olabileceği ihtimalini gözünden kaçıranlarından, ve dahası sana olan inancını tazelemeyenlerden geri alacağım.

***
ELİN KESİLMİŞ HABERİM OLMADI

ben hiç görmeden açılıp kapanan yaraların
izleriyle yetineceğim
terk ettiği evladının karşısına 18. yaş gününde dikilen ‘anne’ gibi
dikiliyorum yaralarına
artık kanar mı, dönüp arkasını gider mi
bilmem.

ne saygı ne de sevgi duyuyorum sana
sadece a..

 

ocak

4 Ocak 1946, Cuma
Büyük İskender: Yüzün hiç de yabancı gelmiyor. Adın ne senin?
Karagöz: Karagöz. Ya sen, sen kimsin?
Büyük İskender: Makedonyalı, İskender.
Karagöz: Yaa’ Zır tanıdım seni.

5 Ocak 1948, Pazar
Yaram dün kapandı. Bugün Bakanlık’a. İnsanlar, kimi zaman öylesine kayıtsız oluyorlar ki, gözlerim masalarında duran mürekkep hokkalarına ilişir ilişmez, hokkayı kapıp kafalarına boşaltmak, onları uyandırmak istiyorum.

Yorgos Seferis, Bir Şairin Günlüğü

*

Şu karşımdaki nehirle en az beş yaş var aramda, şu dağ benden üç yaş büyük. Gidemeyeceğim bir yere koymuşlar Madagaskar’ı, Hindistan gittikçe uzaklaşıyor benden. Ama dünyada güzel şeyler de oluyor, mesela yalnız nemle beslenen bir bitki hediye edildi bana bu yılbaşı, hiçbirimiz fotoğraflardaki biz değiliz. Fotoğraflardaki insanlar neredeler? Sanki hiç gelmemişler, kalmamışlar. Fotoğraflara nem iyi gelmiyor. Hayatta kalmak için pek az şeye ihtiyacımız var. Bir şaire, bir günlüğe, bir nehire, bir dağa, belki bir çam ağacına. Olsa olsa en fazla bunlara.

Sarmaşık’ın Hatıraları

Filmlerde ateşler yakılıyordu, rüyalar görülüyordu, bir adam terliyordu, bir kadın çocukluğunu düşünüyordu, bir çocuğa sokağa çıkması yasaklanıyordu, bir gemi ne karaya oturuyor ne de denize açılıyordu, geçmiş geçmiyordu hatta geçmiş bile sayılmıyordu, bir köyün başı internetle belaya giriyordu, bir coğrafya buz tutuyordu, bir adam ölmüş karısını gömmeye çalışıyordu, ışıklar bir yanıyor bir yanmıyordu, erkeklerin dünyasında tek dişi bir sarmaşıktı ve o sarmaşık büyüyordu, bir Ortaçağ belası gibi karşımıza dikilen salyangoz insana kendi iç rutubetini hatırlatıyordu.

Bu yılki festivalde aralarında Kalandar Soğuğu, Misafir, Pia, Muna, Çırak ve Arama Moturu’nun da bulunduğu Ulusal Yarışma seçkisi içinden iki filmden ayrıca bahsetmek istiyorum.

Sarmaşık

22379133194_f0414493d9_zTolga Karaçelik’in yönetmenliğini yaptığı Sarmaşık, uluslararası sularda birtakım hukuki boşluklar nedeniyle kalakalan bir yük gemisi ve altı kişilik mürettebatın hikayesini anlatan, mitlerinden beslenen bir film. Açlık, susuzluk, insansızlık gibi zorlayıcı etkenler gemicilerin ruh hallerinin değişmesine, önyargı ve korkuların iyice açığa çıkmasına sebep oluyor. Dostoyevski’nin başyapıtı Yeraltından Notlar’ın bir gemide geçen hali gibi, insan ruhunu derinlerden yüzeye çekiyor Sarmaşık. Hem de bunu ‘yeni Türkçe’nin olanaklarıyla yapıyor. Ne karaya çıkabilen ne de denize açılabilen o gemi, ruhumuzun şamandırası gibi yerimizi belli ediyor, bizi suyun üzerinde tutuyor, ihtimaldir ki bir gün o da bizimle birlikte batacak. Riyakarlığımızın, ikiyüzlülüğümüzün, sevgisizliğimizin, tahammülsüzlüğümüzün, şefkatsizliğimizin bu kupkuru yük gemisinde, güverteler büyüyor ve sintinesi boşalıyor kalbimizin, pis, kötü-fena fikirlerimizin ve bunlar hep o sarmaşığın yetişeceği ortamı oluşturuyor. Kuzey mitlerinde ilk dişiyi sembolize eden sarmaşık, insanlığın başlangıcından itibaren zihinlerimizi sarıp durdu ve ancak kan döküldüğünde açığa çıktı hep.

Geride kaygan bir yüzey bırakan bir salyangoz ise film boyunca belirip belirip kayboldu. Salyangoz, delirmenin eşiğine gelmiş bir insanın içini ısıtsa da bize kendi iç rutubetimizi hatırlatıyor. O salyangoz ki film içerisinde bazen tek başına, bazen çoğalarak dikiliveriyor karşımıza ve aslında denizde değil, toprakta yaşıyor. Eski bir karadan hatıra, geminin yanaştığı son kıyıdan bulaşmış bir hastalık gibi yayılıyor hikayeye. Cenk bir Ortaçağ şövalyesi değil ama salyangozlarla savaşıyor. Biz Ortaçağ’dan kalma önyargılarımızlala yaşadığımız sürece, kahramanlarımızın en büyük düşmanı da salyangoz olmaya devam edecek.

Bu ülkede ya da dünyada kan döküldükçe bu sarmaşık büyüyecek. Akan her bir damla kan, sarmaşığı besleyecek ve büyütecek. Ne zaman ki biz bir güvertede, mümkünse güneşli bir günde, zorla ya da güzellikle birbirimizi dinlemek üzere bir araya geleceğiz, o zaman kapısının nerede olduğunu unuttuğumuz, sırf kaptan köşkünden vazgeçmemek için bizi satanlardan hesap sorabiliriz. Ha bir de korku büyüktür insandan ve Kürt büyüktür korkudan. Ne demek istediğimi filmi izlediğinizde anlayacaksınız. Ayrıca Nadir Sarıbacak, biz de seni aşk derecesinde seviyoruz.

Rüzgarın Hatıraları

22540874297_98d70092be_z.jpgÖzcan Alper’in yönetmenliğini yaptığı ‘Rüzgar’ın Hatıraları’ ise şiirsel dili, büyülü atmosferiyle sarsıcı  bir film. 1915’i, Varlık Vergisi’ni, Türkiye’de Ermenilerin yaşadıklarını kıvırcık saçlı gazeteci Aram’ın gözünden anlatan film, bugün ve geçmiş arasında bir bağ kurmaya çalışan, bir kök arayışına giren ya da girmesi gerekenlerin yani her birimizin hikayesine dokunuyor. İstanbul’un Aram ve tüm gayrımüslimler için iyice tehlikeli bir yer haline dönüşmesiyle, Karadeniz’den Gürcistan hattındaki bir kasabaya varan ve sığınan Aram, sınırı geçeceği gün gelene kadar burada bir köy evinde bekliyor. Evin sahibi ve genç eşinin de hikayeye katılmasıyla Aram için bir hatırlama süreci başlıyor. Hatırladığı her anı resimleyen Aram bir tek Mayrigini yani anacığını hatırlayamıyor.

İnsanın annesini hatırlamaması, yıpranmış bir fotoğrafta silinmiş yüzünü her gün yeniden düşünmesi, görmeye çalışması ve bulamaması nasıl bir duygudur Aram bize anlatıyor. Özcan Alper, Aram’ın film boyunca dünyanın yuvarlaklığını ve zamanın dairesel formunu bize hatırlatan gözlükleri olmuş adeta. Aram’ın bulanıklığı, Aram’ın şahsında bugünün, dünün ve yarının kayıp geçmişini arayan insanları için dünyayı netleştiriyor. Geride kalan dünya içinse tarihi, acıyı ve gerçeği gösteriyor. Bu acıları yaşandı şimdi en az onlar kadar büyükleri yaşanmakta. Bugünün çocukları, yarın kendi kayıp geçmişlerinin peşinden gidecekler ve kim bilir sınır kapılarında yitireceğiz onları ya da bir feribotun devrilme sesiyle sonsuza kadar su olacaklar, okyanus, deniz olacaklar.

Rüzgarın Hatıraları büyük bir film. Tabloları dünyanın duvarına asılası bir ressamın titizliğiyle çektiği sahneleri, ancak ona inananların peşinden gidebileceği bir masala dönüşüyor. Et, kan ve yara görmeyi artık çok olağan saydığımızdan kurşunun bedene girişi ve çıkışını çekmediği için Özcan Alper’in ölümü estetize ettiği düşünülüyor. Öyle değil. Şiddetin pornografisini, ölümün retrospektifini yapmak istememiş, dikkatli bakınca göreceksiniz. Bence böyle. Sonbahar’ın yönetmeni Özcan Alper, sanat yolculuğunda bir bahar yaşatıyor izleyicisine. Boşluklar bırakarak size düşünme ve hatırlama olanağı sunuyor. İlhan Berk şiiri ile Nazım Hikmet şiiri arasındaki fark gibi. Nazım, görmenizi istediği her şeyi betimleyip ve sizi kendi hayal dünyasına davet eder, İlhan Berk ise elinde bir kelimeyle sizin hayal dünyanıza misafir olur.

Rüzgarın hatıraları, hepimizin hatıraları aslında.

kağıt

‘denizini gördüm öbür denizlere bakıyordu’ (ilhan berk)

ölüyle irtibatını kesmeli insan
ahlaksız erkekler şiddetten hoşlanır diyor einstein
hakkı verilmemiş bir öpücük,
saltanatın babadan oğula geçmesine benziyor
hem monarşinin hem de mutlakıyetin sona erdiği bu günlerde
sahi biz
niye varız?

hatırlıyor musun
bir tutam adaçayı istemiştim senden,
yakmak için.
evi yakıp, adaçayını içmek de bir seçenekti ama ben kokusunu,
yani genel olarak kokuları
senin de kokunu, biraz terli, biraz eski, biraz siyah, evet bir rengi vardı kokunun.
işte yaktıktan sonra adaçayını ve dolaştıktan sonra evin içini bu dumanla
melekli bir örtünün üzerine uzanmıştık
ve sen
‘neyle geçiyor hayat?’
demiştin.
sanırım bir seyahate çıkabileceğimize en çok inandığım andı bu
inanmak üzere yaratılmış insan
sana inanmak üzere ben de.
çıkmadık bir yere, o gün evden dışarı bile çıkmadık seninle,
biletleri kırk yıl sonrasına alsak ayak uydurup uyduramayacağımız kesin değil.

sanki senden uzakta dursam
daha uzun yaşayacaksın
sigarayı azaltıp üstüne başına daha fazla dikkat edeceksin
enginarı söylediğim gibi yiyecek, ekmeği biraz keseceksin.
bir sonbahar akşamı bizi buluşturan dostumuz şimdi pişman mıdır bilmem
bir tutup, bir bıraktığımız cümlelerin hiç hatırı yok, yazık
bizim hikayemizde
çoğunlukla iki siyah birbirine karışır
belki bir ara sıra bize de gelir
bir kararsız erdemin mumu söndüğünde.

Bafa gölü ölüyor…

Atlas dergisi için 2007 yılında yazdığım Bafa gölü yazısı…

Latmos’un gölgesi en çok kendine vuruyor. Gün batarken uzadıkça uzuyor dağın silueti. Bu gölge, antik Karia’nin kentlerinden sıyrılıp bugünün yerleşimlerinin üzerinde beliriyor. Ona yaklaştıkça çok eski şeylere ortaklık edeceğimi görebiliyorum. “Burası dünyanın yarısı olsa gerek!” diye düşünüyorum. Latmos’un zirvesine yakın bir yerlerden, aşağılarda uyuyan Bafa Gölü’ne bakarken kendimi mitolojik bir figür gibi hissetmekten alıkoyamıyorum…

Latmos, bugünkü adıyla Beşparmak Dağları, tarih öncesi insanların kaya resimlerini yapmak için seçtiği coğrafyaydı. Hava ve yağmur tanrılarının buluşma noktası, Antik Çağ’ın görkemli limanı, Ortaçağ azizlerinin inziva yeriydi. Gölgesinin düştüğü antik kentler; Latmos, Herakleia, Iasos, Labranda, Miletos, Euromos bu dağın kutsallığı konusunda hemfikirdi. Çoban Endymion ile Ay Tanrıçası Selene’nin aşkı bu dağın ihtişamında yaşanmıştı.

Mite göre kavalından başka hiçbir şeyi olmayan çoban Endymion, nefesiyle hem dağdaki yalnızlığın ve bundan duyduğu mutluluğun, hem de kentlerde yaşayan insanlara duyduğu özlemin nağmelerini üflerdi. Selene de kavalının sesini duyan her canlı gibi ona hayranlık duyardı. Ancak sevgilisi ile her kavuşmasında, bir ölümlü olduğu için, onun biraz daha yaşlandığını görüp üzülürdü. Selene, Zeus’tan onun hiç yaşlanmamasını ve bu mağarada ölümsüz bir uykuya dalmasını diledi. Zeus da Ay Tanrıçası’nın bu isteğini yerine getirdi. Endymion, ayın ışıklarıyla sarmaş dolaş, sonsuz bir uykuya daldı. Bu nedenle ayın dünyada en sevdiği, ışığını en fazla paylaştığı yerin Latmos olduğu ve ay ışığında dağın doruklarının ağardığı söylenir…

imperiaflex_0_60_0
Fotoğraf: Sinan Çakmak

İzmir’in 150 kilometre güneyinde, Söke ve Milas arasındaki Latmos, antik Karia’nin kuzeybatı köşesinde. Dağ, Aydın’dan Milas istikametine giderken Bafa Gölü tabelasının arkasından yükseliyor. Büyük bir gölge gibi görünen dağın jeolojik yapısı, onu kolayca ayırt edilebilir kılıyor. Kayalık arazinin kuzeyi granit, güney kenarları kristalli kireç ve güneyi eski tersiyer tortullardan oluşuyor. Antik Çağ’da Bafa Gölü bir körfezdi; Menderes Nehri’nin getirdiği toprakla denizden ayrıldı. Doğal liman olduğu dönemde yöre, ticaret açısından büyük önem taşıyordu. Karialıların Mısır’a bal ve incir ihraç ettiği, şarap yapımında da çok usta olduğu antik kaynaklardan biliniyor. Zeytincilik ve hayvancılık ise bugün yavaş yavaş bırakılsa da, antik çağlardan yakın döneme kadar bölgenin önemli geçim kaynaklarıydı.

TANRI’YA YAKARIŞ

Latmos tanrıları bereket, fırtına, yağmur tanrılarıyla ve yerel bir dağ tanrısıyla birlikte kutsanıyordu. Ortaçağ’da inziva yeri olarak seçilen dağda Aziz Paulos’un IS 955’te ölümünün ardından yaşanan kuraklığı eski kaynaklar söyle anlatıyor: “Kuraklık ve büyük su sıkıntısı Miletos’a çok çile çektiriyordu. Çesitli yerlerden, kırktan fazla köylü burada toplandı. Bunlar Tanrı’ya yalvarış yürüyüşü düzenleyerek ve kutsal şarkılar söyleyerek dağ sırtına tırmandı. Dağın bu kısmı sadece en yüksek yeri değil, aynı zamanda zor tırmanılan bir yeriydi. Dağın doruğunda uzun zamandır kutsal kabul edilen muazzam büyüklükte bir taş görülmektedir.” Bahsedilen yer “Tekerlekdağ” olarak bilinen ve yaklaşık 1350 metre yüksekliğe sahip zirveydi. Bu kutsal taş aynı zamanda hava ve yağmur tanrısının ikametgáhıydı.

Bafa Gölü’nün kıyısındaki Herakleia antik kenti, engebeli araziye göre şekillendirilen sur duvarıyla Pergamon ve Assos gibi Helenistik dönemin önemli kentleriyle benzerlikler gösteriyor. Bugün büyük bir kısmı ayakta kalan surların toplam altı buçuk kilometre uzunluğa sahip olduğu ve 65 gözetleme kulesi bulunduğu biliniyor. Anadolu’nun en eski duvar resimleri olduğu düşünülen tarih öncesi kaya resimleri ise sur çevresinin dört bir yanına dağılmış durumda.

Antik kentin kalıntıları arasında kurulan köyün adi Kapıkiri. Sabah erkenden köyü dolaşan süt arabası adeta yeni günü açıyor, bir gün daha başlıyor. Köylü geçimini zeytinden sağlıyor. Evlerinin bir odasını pansiyon haline getirerek yöreye ziyarete gelenlerle yaşamlarını paylaşıyor ve bütçelerine küçük bir katkı sağlıyorlar.

Herakleia’dan ayrıldıktan sonra Euromos antik kentine de uğruyor, Latmos’un gölgesinin düştüğü en uzak noktalardan birine, Iasos’a doğru devam ediyoruz. Kıyıkışlacık Köyü antik dönemin önemli limanlarından Iasos ile iç içe. Iasos, Attika-Delos Deniz Birliği’nin üyelerinden biriydi. Dr. Fede Berti tarafından 1960’tan bu yana yürütülen arkeolojik kazılar ve araştırmalar hálá devam ediyor. Bati limanındaki Bizans Kulesi, yaklaşık üç bin yıllık kesintisiz yerleşmenin göstergesi gibi denizin ortasında, ayakta duruyor. Strabon, Iasos için söyle diyor: “Bir limanı vardır ve halk geçiminin çoğunu denizden sağlar, çünkü denizde balık boldur, fakat ülkenin toprağı çok fakirdir.” Artık aradaki açıklık dolmuş, Iasos da bir yarımada halini almış.

GÜBRESİZ BARBUNYALAR

Salı günleri kurulan Milas pazarı Latmos’un gölgesinde yaşayan insanların buluşma yeri. Kapıkiri, Çomakdağ (Kızılağaç), Kazıkıl, Kargıcak gibi çevre köylerden gelenler burada elişlerini yani sebze ve meyvelerini satıyor. Çomakdağ’dan gelen Sadiye Ateşoğlu “gübresiz” diye bağırıyor barbunyaları için. Yanında da kızı oturuyor. Ateşoğlu’nun tek bir isteği var: Kızının okuması. “Yeter ki okusun, ne isterse yaparız” diyor. Yılda 650 ton zeytinyağı üreten köylerine de gidiyoruz. Bir dönem evlerde ipek dokumacılığı yapıldığını anlatıyorlar. Önceleri beş gün sürdüğünü söyledikleri ünlü düğünler ise artık üç güne inmiş. Yörenin köylerinden Kargıcak’ta da 78 yaşındaki Memnune Teyze ile 79 yaşındaki Kadir Akarca’yla tanışıyoruz. İkisi de “hayatımda hiç çiçek yağı yemedim, bir tek zeytin” diyor.

En sonunda Labranda’ya varıyoruz. Labranda, Latmos’un eteklerindeki en görkemli antik kentlerden biri. Çorak arazinin ardından bir vaha gibi beliriyor. Yemyeşil arazinin ve tapınak alanına çıkan kutsal merdivenlerin üzerinden geçerken bir ses duyuyoruz: “Hoş geldiniz.” Sesin sahibi antik kentin bekçisi Mehmet Bey. Ailesiyle burada, Latmos Dağı’nın doruklarında yaşıyor. Dağın sırrını belki de en iyi o anlatıyor: “Burada yaşamak için, yalnızca dağı sevmen lazım, başka şeyi değil.”

“Bir araya gelebilmek için kalplerimizden başka meydan kalmadı”

Göğün Bütün Çeyrekleri’nde Nuh tufanını görmüş birini bu yüzyıla getiren ve hiçbir çocuğun ölmediği bir çocuk hastanesi kurgulayan Bedia Ceylan Güzelce ilk romanı 1473’teki gibi tarihin de dahil olduğu etkili bir hikâyenin peşinden gidiyor.

Radikal Kitap – Burcu Aktaş

fft1_mf18214

“Bu öyle bir yüzyıl ki…” diyorsun. Nasıl bir yüzyıl anlatır mısın?
Bu, saf korkuların yerini insan yapımı korkuların aldığı bir yüzyıl, bizim yüzyılımız. İki büyük dünya savaşının hesap defterleri üzerine inşa edilmiş eksik, yaralı ve kendini ifade etmekte zorlanan bir yüzyıl. Yeni bir sanat akımı çıkaramayacak kadar sessiz, kendi tezini anti-tezi ile birlikte üreten, tedbirlerin, kış bahçelerinin, katkı maddelerinin, çölleşmenin yüzyılı. Suyun yavaş yavaş hayatımızdan çıktığı, dolayısıyla vücudumuzun dörtte üçünü kaybettiğimiz, çeyrek kaldığımız, çocuklarımıza miras bırakacak erdemlerden uzak düştüğümüz, geçirgen bir yüzyıl. Acının temas etmeden geçip gittiği ve bizi büsbütün yalnızlığa mahkûm eden bir yüzyıl. Kötü bir fikre hemen kapılıp gidiyoruz ancak iyi bir fikre inanmak için ikna edilmemiz gerekiyor. İhtimallerin, somut gerçeklerden daha inandırıcı olduğu bir yüzyıl bu. Bir zamanlar insanoğlunu tamamlamak üzere ortaya çıkan bütün cümlelerin parçalarına ayrıldığı, kitabın içinde dediğim gibi her şeyi unuttuğumuz bir yüzyıl, bu unutmanın yüzyılı.

Göğün Bütün Çeyrekleri bu yüzyılın neresinde duruyor? Derdi ne?
Kitap, bu yüzyılın en kalabalık yerinde, hatta bu yüzyılın sahip olduğu tek meydanda, kalbinde duruyor. Ben artık bir araya gelebilmek için kalplerimizden başka meydan kalmadığını düşünüyorum. İnsanların kendilerini “sadece” futbol statlarında birlikte tezahürat yaparken ya da bir sinema salonunda aynı espriye gülerken, birlikte korkarken, bir köftecide aynı tadı alırken, bir konserde aynı şarkıyı içlenerek hep bir ağızdan söylerken “tam” hissedebiliyor olması başlı başına bir dert. Göğün Bütün Çeyrekleri, kıskançlık, güvensizlik, korku, bireycilik, hırs gibi duyguların tek tek üzerinde durarak, bizi dünyanın geri kalanıyla ortak zevkler paylaşmaktan alıkoyan bu dertlerin tam ortasında ve karşısında duruyor.

Hiçbir çocuğun ölmediği bir çocuk hastanesi yaratmanın senin için cazibesi neydi?
Aslında bugün bombayla, kurşunla, açlıkla, yoklukla ölen çocuklarımızla birlikte genel olarak “çocukluk” da ölüyor. Ben çocukların gözünde telaş, endişe ve dahası kaygı görüyorum. Bizler Zeki Müren filmleri izleyip gözyaşı döken çocuklardık, Zeki Müren ağlardı ve biz de ağlardık. Ayrılık acısının ya da acının herhangi bir türünün ne olduğunu bildiğimizden değil, empati yapan, suçu hep kendinde arayan ve başkalarını hep kendinden önce tutan bir kuşak olarak yetiştirildiğimiz için. Şimdinin çocukları acıyı tanıyor ki bu kimilerine göre iyi görünebilir. Ben çocukların ve dolayısıyla da çocukluğun sonsuza dek sürdüğü, yaşadığı bir hastane kurdum ve oraya da başhekim olarak Timur gibi bir doktoru koydum. Çocuklarla ölçülü bir iletişimi olan, hiçbir zaman çocuk sahibi olmayı düşünmeyen bir adamı. Bazı çocuklar yanımızda, bazı çocuklar da kalbimizde büyür, Timur kalbinde büyütüyor çocukları. Günümüz insanı da çocuklarını yanında değil kalbinde büyütmek zorunda kalıyor. Daha iyi bir eğitim, daha iyi bir hayat uğruna araya büyük mesafeler, onulmaz ayrılıklar giriyor. En mühimi de zaman giriyor. Bir sevginin içine zaman girdi mi yarattığı tahribatın aşılması güç oluyor.

Enuh olarak anlattığın karakterin İdris peygamber. Neden peygamberler içinden İdris?
Hakkında hiç kötü söz söylenmemiş biri Enuh. İster teolojik ister anonim kaynaklar olsun, hepsinde onun olumlu vasıflarından bahsediliyor. Nuh tufanını gören ve bize aktaran o. Nuh peygamberin büyük dedesi. Enuh’a atfedilen çok isim var aslında. Hermes, Thoth, İdris, İlyas, Hızır. Taradığım yerli ve yabancı kaynaklarda İdris peygamberin ilk kez kalemi kâğıdı kullanan insan olduğundan bahsediliyor, ilk kez iğne iplik kullanarak terzilik yaptığı, meslekleri icat ettiği, çokça lisanlar konuştuğu, insanları mağaralardan çıkarıp evlere yerleştirdiği… Enuh’la ilgili söylenen bir başka şey ise öldükten sonra bilinmeyen bir yerde yeniden ve yeniden doğduğu. Ben roman kurgumda ölümsüz bir insanın bu yüzyılda yeniden doğduğunu hayal ettim. Onu zaman zaman geçmişe götürerek ilk hayatını hatırlamasını istedim. Nuh tufanını dahi görmüş bir insan bu yüzyılı gördüğünde ne hissederdi diye düşündüm. Bir daha doğmamak üzere ölmek ister herhalde dedim.

“Kökleri açıkta kalmış ağaçlar gibiyiz”
İlk romanın 1473’te iki kirpinin gözünden hem Otlukbeli Savaşı’nı anlatmıştın hem de onların aşkını… Bu kez günümüzde geçen bir hikâyenin yanına tarihi bir hikâye koyuyorsun. Paralel ve aslında birbirine “bir şekilde” bağlanacak bir kurgu var… Kendine has bir tarzla “tarihi roman” yazdığını düşünüyor musun?

İlk romanda okur 15. yüzyıla gidiyor ve iki kirpinin aşkına, yuvalarının üzerindeki savaşa yani tarihe tanıklık ediyordu. Ana omurgası bugünde geçen Göğün Bütün Çeyrekleri’nde ise tarih, okurun yanına geliyor. Türkiye gibi değişimlerini çok hızlı geçirmiş ülkeler, belleğinde büyük kesintiler bulunan bir topluma sahip oluyor. Maalesef kökleri açıkta kalmış ağaçlar gibiyiz, nereye daha çok aitiz, hangi iklimde yeşeririz belli değil. Ağacımızı, kalbimizi olmayacak topraklarda, olmayacak suların kıyısında, hiç olmayacak iklimlerde denedik şimdiye kadar, hâlâ da devam ediyoruz buna. Çünkü yaşam için büyük bir enerjimiz, akıl almaz bir hayatta kalma arzumuz var. Ama tarihi bilmediğimiz sürece bu ağaç böyle büyüyecek ve bir gün içimize sığmaz olacak. İki romanın da içine tarihsel hikâyelerin girmesinin nedeni biraz da bu. Evet, kendime has bir tarzla tarihi roman yazıyorum. Ben kendi kalbim başta olmak üzere okuyanların kalplerine elim, dilim, kalemim yettiğince yer gösteriyorum.

Röportaj linki: http://kitap.radikal.com.tr/makale/haber/bir-araya-gelebilmek-icin-kalplerimizden-baska-meydan-kalmadi-428707

Ölüm herkesi değiştirir, ölü hariç

(28 kasım 2007’de şey yapan babam için yazdığım çok uzun bir metnin içinden, bir miktar)

genel olarak ölüm

gel, şu kaşığın ucundan tut dedi
peki dedim, helva tenceresine baktım uzun.
annemin benden bir seri katil yaratabileceği günlerdi
defterime 25 kasım 2007 tarihinde şu notu düşmüştüm:
ailemi nasıl bir felaketin beklediğini bilmiyorum,
madem ki kurşun bu, bir yerimden saplansın.
üç gün sonra babam öldü, annem kadının elleri yere düştü.

*

son gördüğüm yer

uyandırayım mı anne, bir öpseydim
salonda uyuyordu babam son gördüğümde.
aynı gün annemle alışverişe çıktıkları dükkanda, oturduğu yerde, üçkibir ve güm!
dükkan evin iki sokak altında
bir yıl önce, gümüldür’de, bir sandalyenin üstünde yine böyle olmuştu
kalbi durmuştu.
yabancısı değiliz bu bölümlerin aslında.
yarısı beyaz, yarısı ten rengi elleriyle kapıyı gösterdi annem
uyandırma.
maykıl’ın hastalığının pençesindeydik ailece,
vitiligo önce bende çıktı, 10 yaşımdaydım,
çıkınca da parpılamaya başladı babam beni, ama ne parpılamak?
yaranın üzerine aile büyüğünün tükürüğünü sürmesi, aynı anda okuması yarayı
her sabah ve akşam, beni yanına çağırdı,
kollarımdaki yaraları parpıladı babam
su dökülmüş de donakalmış yerler gibi duran bembeyaz yaralar küçüldü, kayboldu.
ölü renk hücreleri canlandı
babam bana şifa verdi, kim olsa yapardı.
bende biten hastalık, anneme sıçradı bu defa.
aldırmadan yola çıktılar,
istanbul-ankara arasında arabamız yandı,
annem babam abim arabanın içinde kaldı,
kurtardılar onları,
annemin elleri yandı, babamın ciğerleri, abimin kalbi.
o gün bugündür rengi açılıyor kadının,
annemin elleri bitmemiş bir heykel gibi
yarası beyaz, gerisi ten rengi.

*

öldü denmesi

koskoca hastanenin, acil servisinde abimin rahatlığına bak:
maalesef babamı kaybettik, öldü

peki nasıl geri kazanırız, yani hangi odada babam, saçmalama daha önce de çok geldik hastanelere, hem ölmek ne, babalar ölmez, başlatma abinden, iş yerinde pezevenk herifin biri bana asıldı istifa edeceğimi anlatayım da öyle ölsün, ölmek ne, abi çekil şurdan, annem de donmuş kalmış, o da mı öldü, ne bileyim ben, hiç ölmedim ki, öleceğimi de sanmıyorum açıkçası, babam hangi odada, çoraplarının paçasını kesmek lazım, ayakları şişince çoraplar sıkar, ulan abi senin böyle bir şey yapacağın belliydi en başından, yirmi beş senedir yüz yüze bakıyoruz laf mı bu, ölü olunca küfür ihtiyaçtan, o pezevenk herifi boğuyordum az kalsın, baba poligona gidelim mi, bana baba deme demişti bir sefer sinirlenip, olur demem de baba yerine ne diyoruz onu bir söyle, telefon, cep telefonunu arayınca kim çıkacak şimdi, adını mı değiştiriyoruz bu tür durumlarda numara sahibinin anlamadım ki, burası çok sıcak ya, hepimiz öldük cehennemde miyiz, abi babam hangi odada, bir göreyim belki benim yapabileceğim bir şey vardır, annem kımıldamıyor, elleri kırılmış sanki, nedir ölmek, parpılasam geçer mi…

salakça

soğumadan da ölü olur bir insan, inan buna.
28 kasım 2007 gecesi en yakın nehirden bir at sürüsü geçti,
aynı gün iki gözüme iki filin dişleri battı, gözümden girip kalbimden çıktı
nurtopu gibi bir ‘gargeden’ daha geldi dünyaya.
yedi yaşımda elime tutuşturulan tabancayla tam isabet ettirdim, kendime.
tek atışta, çok uzaktaki su şişesini göbeğinden patlatmak yerine.
üç abim içinde bir tek ben isabet ettirince gururlanmıştı babam,
babam mı, sahiden, babam, öldü.
tabanca
vurduğu kimseyi kendine benzetir,
soğuk, metal kaplı, yaralı.

morg

hususi bu iş için burada, hiç evine gitmiyormuş zaten.
morg bekçisi.
bu ufak tefek adama aşık olmak üzereydim,
sanırım herkes ona aşık, ölülerimizi bekliyor.
kapılardan birini açıp, içeri aldı beni.
odanın her yerinde çelik gri yassı dolap kapakları, ölüler içinde.
ölüler soğuk, metal kaplı, yaralı,
doğru kapak açılırsa babamı,
yanlış kapak açılırsa bir ceset görmüş olurum, dikkatli ol hayvan herif.
adam beni sarsıp konuşuyor:
şimdi açıyorum kapağı, baban içeride ve uyuyor tamam mı?
tamam.

kısa keseyim

doktordan rica ettim, bir ara bana kalp krizi geçirtecek. aynısından.
babamın helvasını yemeye gelen kız şimdi sokaklarda öpüşüyor,
babam aynı.
abime yemin ettirdim, babamı yıkarken saçından keseceksin dedim,
kesti,
kutsal emanetimi bir kutuya koydum,
bakıyorum bayram sabahları, saçları aynı.
ölüm herkesi değiştirir, ölü hariç.

gasilhane ya da yıkanma faslı

(28 kasım 2007’de şey yapan babam için yazdığım çok uzun bir metnin içinden, bir miktar daha)

yıkanmayı severdi babam
su birikintilerine uzun uzun bakar,
kim bilir balıklar mı yüzdürür aklından,
ya da gemiler mi batırır bir limanda,
geçmiş güzel şey bazen, böyle söylerdi.
*
sıcak havluyu yüzünde tuttuğu sabahlar,
ben neler olup bittiğini anlamak için yanına yaklaşır,
işinin bittiği havluları kafama sarardım.
Soğuk, ıslak ve ağır bu kalın bezler daha o anda babamın kokusu ile önce başımı döndürür,
sonra da gidip yıkanma isteği uyandırırdı.
İyi bakardı kendine, baksın.
*
Bu dünyada iri yarı biri olmak zordur,
yıkanırken de, ölürken de.
Morgdan tabut taşıyan bir araba ile getirildi bu tek katlı,
çatısı kiremit yere.
Abilerimin gücü yetmediğinden,
anasının babasının hayrına yardım edenler oldu da tabut içeri konabildi.
Belki ölüye eziyet, bir ölü bulup sormak lazım bir ara.
Ben o faslı hiç görmedim gerçi
, yıkanma faslını yani.
Ölsen bile ayrısın,
kadınsan erkekten, erkeksen kadından.
Üç tane, aynı aslanın göğsünden kopup yetişen abilerim anlattı, oradan biliyorum.
Çok sevdiğimden söylemiyorum bunları,
öyle oldukları için söylüyorum.
Sonra bir adam girmiş içeri,
morgdakinin ikizi gibi galiba, ufak tefek, gri.
bir elinde hortum
öbüründe beyaz sabun
soğuk ölüye sıcak su niye?
Sabunu süngerde köpürtüp, süngeri sabunda
babamı beyaz baloncuklarla kaplamış adam, sağ olsun.
O haliyle tam ellerinden uçup gidecekken
ortanca abim bir tutam kesivermiş saçından.
Havası sönmüş zeplin gibi, yeniden yığılıvermiş metal yatağın üstüne.
Ölen babam olmasına rağmen,
bu saç kesme işi benim vasiyetimdi
ve dahası son arzumdu.
Neyse yerine getirdiler de
gözüm açık gitmedim ben de nihayetinde.
Babam ölmem sandı demek, vasiyet etmemiş hiç.
Kollarının altı, apış arası filan derken bacaklarına tutmuş suyu adam.
Hortumla köpüğü ağır ağır akıtmış bir oluğa.
Bir an, sağ dizkapağına bakakalmış.
Bir iz.
biri vurmuş babamı gençken,
dizkapağının bir yanından girip
öbür yanından çıkmış kurşun
çıkmasına çıkmış da işte
bir ölü yıkayıcıyı bile şaşırtan o iz kalmış.
Burada babamın neden vurulduğunu
size anlatacak değilim elbette.
Neyse işte,
öyle antik çağın mermer heykelleri gibi
bembeyaz, sopsoğuk durmuş babam
bütün yıkanma faslı boyunca.
Ortanca abim saç tutamını,
paltosunun iç cebinde hazır beklettiği mendilin arasına koymuş.
Ölü yıkayıcı ganimetinin en değerli parçası çalınmış bir kral gibi öfkelenmiş
sesini de yükseltip,
“ölüden parça alınmaz, günah”
demiş.
Babam öldü anne, bir sigara yaksam?
Musluk suları bana babamı hatırlatıyor,
acaba hiç yıkanmasam mı?
Ortanca abim edebiyat öğretmeni
hepimizden makul, anlayışlı adam
yatıştırmış bizim kralı.
Ölüden parça alınmaz günah,
Ee benden babamı aldılar o ne?
O da günah mı?
Ben ölü değil miyim, babam parça değil mi?
Köpürtüp durulama işi en başından sonuna birkaç kez tekrarlanmış böyle,
sonra sarıp sarmalayıp, kaldırmışlar işte bir kenara.
Bir cenazenin giriş bölümü.
*
Kralı görürsem bir ricam olacak,
beyaz sabunu elinden bırak,
geri kalan ömrüm senin olsun
ganimetlerin en büyüğü olarak.

kara haberin duyulma faslı

Annemi, bedeni ikiye ayrılmış, elleri yere düşmüş halde orada bıraktım.
Bu hastane artık onun evi olacak.
Yeniden doğacak burada, kim bilir hemşireler ona bir göbek adı bile koyarlar.
Bir ağaç gibi devrilmesi çok muhtemel küçük abimi düşünüyorum.
Çok uzun boylu, çok temiz kalplidir o,
hani hiç bilerek kötülük yapmamış olanlardan.
Daha haberi yok, askerde.
Az konuşur zaten,
az güler, tabiatı öyledir.
Ya hepten susarsa? Büyük abim bir telefon açıp söylese ya artık.
Abi mi dedim?
Abim nerede, şuralarda bir yerlerde olmalı.
Babası öldü adamın, kolay mı, ne kadar üzülüyordur kim bilir.
Akrabalar,
“akraba ağrısına yatasın” derler Adana’da,
gelirler mi onlar?
Yani tam olarak bunu söyleyenler, gelirler mi şimdi yanımıza?
Gerçek bir ağrı gibidir onlar,
tek bir bölgeye yoğunlaşır akraba ağrısı,
mesela geçmişe,
geleceğe bazen,
mesela şimdi’ye, üzerine konuşur da konuşurlar…
Akraba ağrısı çoğu zaman iltihap yapar,
toplumun zorla bir arada tuttuğu bu kalabalığın genellikle dikişleri patlar.
Anılar akar cerahatle birlikte.
Oluk oluk, pis kokulu, yaş ve kıvamlı.
Yine de tüm bunları bir kenara bıraktığımızda,
Annemin karnında abimden boşalan makama,
dokuz ay sonra yerleşmem sadece beni ilgilendirir.
Babam nerede ya?
Yaş farkımız az ya işte küçük abimle,
İkizim gibidir, o parmağını kaldırsa ben doğru cevabı veririm.
O tarz.

*
Koridorda yürüdüm biraz,
abimin düşmeyeyim diye tuttuğu yerlerden kopmak üzereydi kollarım,
Elsiz kolsuz olmak ne demektir bilirim.
Abim askerde, hangi babayiğit telefon açıp haber verecek ona?
Babam ölünce dişleri de öldü biliyorum.
Saçları öldü, elleri öldü, kolları,
morgda gördüm, buram buram ölüydü.
Daha sıcaktı, kokusu da üzerinde.
Bayramlık giyinirdi her sabah, giysileri dolapta duruyor.
*
Acil’in kapısından çıktık ama aslında duvarların içinden de geçebilirdik.
İkincisini tercih etmedik.
Yine de böyle anlarda insana bir süper kahraman gücü geliyor,
geldi bana ordan biliyorum.
Acının insana yaptıramayacağı ne var?
Ben bu hastaneye girerken aydınlıktı hava, şimdi kararmış.
Abim beni morga götürüyordu, üstüm başım ne zaman bu hale geldi?
Abim üstümü başımı toparlıyordu, bu arada dediğine göre babam ölmüş.
Sayıklıyordum karanlıkta, belki yüz kilometre yürüdük on dakikada.
Bir hastanenin en güzel yeri olması gerekirken, en kuytu, en karanlık köşesine vardık, morga.
Morg bekçisinin adı Kemal olmalı ya da Ahmet, en kötü ihtimalle Mehmet’tir.
Üçünü de öldürmek kolay.
Ölüm bir kez girdi mi hayatınıza, bir daha gerçekleşmesi daha kolay oluyor.
Bunu tasarlamak ve yapmak da.
Adamın ne kabahati var, maaşlı memur işte,
ölüleri bekliyor, beklesin bir şey demedik.
Beklesin ama! Bir yere gitmesin bak!
Abime de söyledim; ‘adama biraz para verelim, babamı hiç yalnız bırakmasın’
‘Tamam’ dedi abim,
Ölü babamızı beklesin diye tuttuk o adamı.
Bu dünyaya hiç gelmemişim, kimsenin bir şeysi olmamışım gibi hissediyorum.
*
Her köşeden bir tanıdık çıkıyor,
kara haberin tez yayılma bahsinde, bu sözü söyleyen atalar kazanmış durumda.
İnsanın babası atasıdır, atamız öldü bizim.
En küçük benim diye mi, babam en çok beni severdi diye mi bilmiyorum,
beni görünce bir bağırış kopuyor,
bana sarılıp ağlıyorlar,
hıçkıra hıçkıra.
Babam değil de ben mi öldüm,
ondan mı?
Ailemizde bir sonraki ölü ben olabilirim,
bundan mı?
Sağolsunlar, bizi hiç yalnız bırakmıyorlar,
şu pis, rengini şu an hatırlayamadığım, hiçbir zaman da hatırlayamayacağım hastanede, bizi yalnız bırakmıyorlar.
Annem acıyla mumyalandı, kıpırdamıyor,
abim hala üstümü başımı toparlıyor.
Küçük abime ‘o’ telefon açıldı, ilk uçakla İstanbul’a geliyor.
Onun da babası öldü bugün,
o da bana sarılıp ağlayacak, biliyorum.
Tüm bunlara hazırım,
bu dünyanın ortasında, ben tüm bunlara hazırım.

son not: bu metin yaşamaya devam etmektedir.

balık

Düşün,
İstanbul’da yaşıyoruz biz seninle ve hiç balık yemedik.

Uykum kaçtığından beri, artık bir yılı yaşıyor gibiydim. Hiçbir takvimde kendine yer bulamayacak, mesela bir fotoğrafın arkasına yazılamayacak bir zaman diliminde; ağaçların birer çizgi, insanların birer çöp olduğu tek boyutlu bir yaşam dizinindeki tablalar arasında sekiyordum.

Fonda Göksel Baktagir çalıyordu ama sen kanunun mezhebini beğenmediğinden kendi içinde başka bir şarkıyı daha çalıyordun. Çalgıların milleti olmayacağını senden daha iyi kimse bilemezdi aslında. Adını duymazdan geldiğimiz, söylemekte zorlandığımız bir ülken vardı çok eskiden, biz aynıyız, ülken değil. İşte o zamanlar, orada, onca çocuk yetmemiş gibi dünyaya, sen doğmuştun ve ismini suyun üzerine düşen bir gölgeden almıştın. Karanlıktan korkmuyor, vapura binmiyordun. Yüzmeyi sodalı göllerde öğrenmiş ve sevmemiştin. Önce seni, sonra çoraplarını ardından da mahallenizin ölülerini yıkadıkları lastik leğenden kopardığın parçayı bir muska gibi takmıştın göğsüne, öyle geziyordun. Göğsün maviydi, leğenin parçası daha açık bir maviydi fakat gözlerin hep siyahı seçiyordu. Bacalarda kurumu, ormanlarda yangını, kıtalarda Afrika’yı düşünüyordun. Seninki bir ana yurt arayışından çok içinde mültecilerin boğulmadığı bir su olmak arzusuydu. Ben genellikle sendeydim ve sende çırpınmak, sende kaybolmaktan iyiydi.

Ellerin, kurumakta olan bir ağacın son meyveleri gibi sallanırken vücudunun iki yanında, bir kılıç gibi parlak ve bükülmeyen kollarına bakardım. Belli belirsiz olan her şey seni parmakla gösterirdi. Bu eller, bu kollar ve bu parmaklar bir duvara, o duvar bir günaha batardı. Balığı yiyemedik ama senle ilk içtiğimiz tuzlu su oldu. İkimiz de yoldan gelmiş, ikimiz de yorgunduk. ‘Bir insanla ilk neyi içersen, son da onu içersin’ diye bir laf diyordu bir filmde kadın, inanmak istiyordum. İçecek şeyleri çoktu bu dünyanın, diriltecek, bayıltacak, seni bana mühürleyecek, beni bu dünyadan söküp götürecek. İnsan, insanı sökmek istedikten sonra saç, tırnak ve keder dolu hayat evyesinde bir demlik kaynar suya bakar iş, gerisi kolay.

Dökme beni bu karanlıkta.

Neyi içersek geçecek bu sarhoşluk diye aranırken, ben dişlerimi bir çam ağacının kabuğu kalkmış gövdesine geçirdim. Şarkıyı yarıda kestim, sen de seninkini. Yüzün küçülüyor, kafan büyüyordu ve saçlarının arasında bir memleketin tarihi dolaşıyordu ve ahh bunu yalnızca ben biliyordum.

fillerde duman hadisesi

Daha ilk gün anlamıştın, iyi görmüyordu gözleri. Belki buna bir çare olma umuduyla attığın o ilk adımdan sonra sana adını söyledi, Mart. İşte bu her şeyi karşılıyordu. Bir kere bir anne nasıl razı gelebilirdi çocuğuna ‘Mart’ isminin konmuş olmasına, hem de böyle bir memlekette. Yani bu dünya üzerinde tanıdığı herkes ona Mart diye sesleniyordu ama belki sen başka bir isim bulurum umuduyla bir adım daha atmış olmalısın.
Ellerinin acıdığı yerlerde saçların devreye giriyordu,
bazen de ellerini saçlarınla tutuyordun.
Ton balığını seviyordu, saat takıyordu, çişini tutuyordu sonra karnı ağrıyordu.
Çok farklı intikam alma yöntemleri vardı ve bunlar aklına yatmıyordu.
Zaman geçiyor, bazen de hiç geçmiyordu.
Yeşil bir kanepe istiyordu,
yeşil bir odada,
üzerinde iki sevgili,
dizlerinde inceden bir örtü,
kimse konuşmuyordu,
bir şeyin yası tutuluyordu ve bütün bunlar bir duvarda asılı duruyordu.
Bunları anlatırken avuçları terliyordu,
hayali kurulan bu oda bir parktan çok bir köstebek inine benziyordu.
Bazen konuşuyor, bazen susuyordu.
Gözlerini bir noktaya sabitlemekte zorluk çekiyordu,
gözbebekleri titriyordu, gerçekten.
bu titremelere acıman beklenirken, sen duruyordun.
Ama bir kadın olarak öyle ya da böyle bir şeylere acımak zorundaydın,
ne kadar acırsan o kadar kadın oluyordun.
Gözlüklerinin çerçevesini sayısız kere turluyordun,
yakışmadığına karar veriyordun.
Sen bütün odaları toprak renklerinde seviyordun zaten,
sana benzemiyordu,
sen de sana benzemiyordun bir nebze bile olsa.

Mart bir aydı ve geçti,
gerisini zerre umursamıyordun.

arada

vermiyor sana sessizliğini karışmasın diye duyguların
teslim etmekte sakınca görmüyorsun bir müddet
derinleşmesin bir düşüncen, bir başka düşüncenin içine geçiverir yoksa hızlıca.
derin, derinleşmiyor.
izin vermiyor, kızıyorum, bilmiyor.
uzun sessizlikler istiyorum temassız, izsiz telaşsız,
iki nokta arasına sıkıştırılmayan
bilmiyor
ben bu uğurda çocukluğumdan feragat ettim
ihtimaldir çocuklarımdan da

dünya benim.
onunla dönmeyeceğim.

arası yok,
arasına sıkışıyorum
karayı bağlayamadım hiçbir yerime karayı en çok yeryüzüne yakıştırıyorum,
sonunu göremediğim yükseltilere tepelere dağlara belki
sana diyorum, bağlayamadım seni bir yere
bir rüya gördüm, arada kalıyordum sonunda
iyi bir insan olmaya karar verişine tanık oluyordum bir bebeğin
sorun değil
hallediyordum

997760040

Açın hali

Karıncaların gittiği yönü bilirdi Aziz Amcam,
bir portakal ağacının başka hangi ağaçla aşılanacağını.
Sabah ve akşam yıldızını takip eder, elinde şırıngayla bahçelerimizi gezerdi.
Bütün çocukları aynı gün ölmüştü,
bir ilaçlama uçağının altında kalıp akciğerleri patlamıştı yavruların,
mısır tarlasından mısır kaçırırlarken.
Bir sabah sanki hiç baba olmamış, hiç koca olmamış, hiç çocukları olmamış,
sanki Aziz amcamız olmamış,
yani hiç olmamış gibi uyandı.
Bir arada üç çocuk gördü mü dayanamaz, gidip koca servinin altına yatardı.
Parmaklarının şekli aynı yerde defalarca açılıp kapanan yaralardan değişmiş, rengi derin sıyrıkların içine dolan kara bitki özlerinden koyulaşmıştı.

*
Nerede bir dal kırılsa o çağrılır,
ne zaman bir ağaç hastalansa o yetişirdi imdada.
Açlıktan ölmüştü annesi de, kendi mahpusa düştüğünde.
Aziz Amca daha çok gençken işte, öyle böyle olmuş da, Safiye Nine’ye bir çorba götüren bulunamamış. O zamanlar, Toroslar’ın öte tarafında, şehirde yaşarlarmış, hapisten çıkınca da bizim tarafa gelmişler.
Tabi bizim buralarda olmaz öyle şey.
Olmazdı yani, ölmezdi Safiye Nine, ölürdü de böyle ölmezdi kesin.
Yalnız şehirlerde açlıktan ölür insan, böyledir bu.
*
Çocuklarını kaybettikten sonra bir gece sokağa attı kendini Aziz Amcam,
ahh,
‘Buraya bir kilise inşa edeceğim’ diye.
Babam, abilerim tutmak istedilerse de olmadı, tahtadan evini iki hamlede yıkıverdi Aziz Amcam, çocuklarının annesi de içeride.
Neyse kadına bir şey olmadı da Aziz Amca bağırmaya devam etti sabaha dek,
‘Buraya bir kilise inşa edeceğim’ diye.
Belli ki başka bir dinde daha denemek istiyordu şansını,
şimdi inandığı her ne ise önce annesini, sonra çocuklarını almıştı.
Ne mısır yer, ne çorba içer Aziz Amcam,
onu bu güne dek bir şey yerken gören olmadı,
yaprakların dilini konuşur, koca ağaçları sırtında taşır, en tatlı çileklerin ne kadar sulanacağını bilir, en keskin kokulu naneyi kendi elleriyle yetiştirir.
*
Aziz Amcam öleli bin yıl oldu
derler ki,
geceleri yalnız çocuklu evlerin bahçelerine gelir,
oradaki ağaçları öper, yaprakları okşar, dallara bereket fısıldarmış.
Ne zaman bir yerde bir çocuk ölse, Aziz Amcam elinde bir elma ile onu öbür tarafta karşılarmış.
Bazı gün halde hamallık yaparmış, gizliden gizliye, çuvalların ağırlığını hafifletir, yine yedi yemişi sırtında taşırmış.

İz fotoğraf dergisi, Ağustos 2013

hep cennet

Biliyorum, hep cennetten bahsedemezdik.
Topraktan yoğrulmuş bir adam,
kaburgadan yapılmış bir kadın.
Bir aşçının mutfağından çıkmış gibi bunlar,
bir şeyler pişiyor,
pişenler sıcak,
içeriden kokuyor,
kokusu burnumuza geliyor,
burnumuzu da zaten bizzat kendisi yapmıştı.

bir çelik benim bacağıma,
bir çomak seninkine
acılar birbirine tutunuyor zamanla,
evde oturuyoruz, hiç yağmur yağmıyor
hiçbir şey yağmıyor.
sokağa çıktığımızda tufan.

cennet filan değil, boylu poslu bir park,
aramızdaki.

edebi alıştırmalar

tabi blog, insanın tercih ettiği kadar, tercih ettiği konularda, tercih ettiği biçimde yazabileceği bir mecra. itirazım yok. ama fikirlerimiz arasında uçuşup gezinirken, parmaklarımızın hafızasını diri tutup, kimi zaman tazelerken, edebi alıştırmalar yapma ihtiyacı duyarız ve evet, elbette gerçek hayattan besleniriz bunun için. ama gerçek hayatımızı ifşa edecek kadar içten olabilir miyiz her zaman? zannetmiyorum. bunu bir ağaç gibi düşünürsek, meyvesiyle yetinip, hep ilkbahar halini sergilemeyi yeğleriz. instagram hesabımı takip edenler bilirler, ben sonbahar bitkilerini filan epeyce severim, kurumamış ama yapraklarından, süsünden püsünden sıyrılmış, kendini sade iskeletiyle, kıvrımları, kırıkları ve eğri büğrülükleriyle ortaya koymasını beğenirim doğanın. kötü taraflarımızdan bahsedişim belki onların o haline imrenmemdendir ya da insanların kırgın, dalgın, naif taraflarıyla daha çok ilgilenmem, yine bundandır.

neyse işte, insan neyi beklediğini bilmeden bekliyor.
biri gelip, tüm gezegeni kast ederek, ‘sahi sen ne duruyorsun burada’ diye soracak olsa, verecek cevap nedir?
her şey hemen olsun istiyoruz çoğu zaman, bazı karşılaşmaları bir hayata dönüştürmeye çalışmamız da biraz bu yüzden sanırım.

benim bile baştan sona bir caz müzik albümü dinleyebileceğim bir zaman gelebiliyormuş demek ki. albümün bitmesini, şarkıların sonuna gelmeyi beklemek de bir tür sabır. ‘sabırsızsın’ denmedi pek bana, sabırsız olduğum konular olsa da. sabırla sınandım, topraktan aldığım için direncimi, elimle yukarıyı gösterdim sana, yukarıyla aram iyi diye. elbette anadolu, elbette şaman. elbette geçmiş ve elbette sümerler’den beri bir testi su bırakılır bizim oralarda, mezarların başına.

bunlar hep yürürken geliyor aklıma, yürürken kalp bir ritm buluyor, muhtemelen işte ilk ritm o. ben herkesin ilk ritminde yürüdüğüne inanıyorum. ana rahmindeki o ritm. işte bu yüzden birlikte yürüyebilmek önemli, çünkü annenin karnında nasıl attıysa kalbin ilk, sonra da öyle atmak istiyor. bunu hatırlamak, hatırlamaya çalışmak zaten başlı başına bir mucize. beraber yürüyebilmek de tam bunu anlatıyor. yine bu yüzden her insanla yan yana yürüyemeyebiliyoruz. kısa mesafeler gidip, bundan mutlu da olabilir insan, mutfaktan salona kadar mesela. ama uzun yürüyüşleri tercih ederim.

cenazende taziyeleri kim kabul edecek sorusu?

sonra bir bakıyorsun
senden daha iyi bir çiçek zaten açmış duruyor orada
iyi bir çiçek
zamanında.

neden bir türlü sesini tutamıyorum aklımda bilmiyorum
dinlemediğimden değil bu kesin,
bir ay önce konuştuğum manavın, ilaç aldığım eczacının, para uzattığım taksicinin bile sesi aşağı yukarı aklımdayken, bu nasıl olabiliyor bilmiyorum. koku hafızası, görüntü hafızası, ses hafızası derken, katmanlar arasında geçişler zorlaşabiliyor. ya da aklımın bir bildiği var, hafızasında değil, yanında istiyor belki. we will see…

herkesi bir kere çağırmalıyız hayatta
her bir ve tek çağrıya yanıt vermeliyiz öyle ya da böyle

daha açık söyleyeyim
cenazemde taziyeleri kabul et isterdim
karamsar değil, gerçekçiyim
yürüyen insanla yürümeyen insan bir değil.

David le Breton / Yürümeye Övgü’den bir pasaj

Yürüyüş dünyaya açılmadır. İnsanı mutlu yaşam duyguları içinde yeniden oluşturur. Tam bir duyumsallık isteyen derin düşünmenin etkin bir biçimine sokar insanı. İnsan bazen yürüyüşten değişmiş olarak döner ve çağdaş yaşamlarımızda ağır basan ivediliğe boyun eğmekten çok zamanın keyfini çıkarmaya eğilimli hisseder. Yürümek geçici ya da kalıcı olarak bedenle yaşamaktır. Ormanlarda, yollarda ya da patikalarda yürümek dünyanın düzensizlikleri karşısında gittikçe artan sorumluluklarımızdan uzaklaştırmaz bizi, soluklanmamızı, duyularımızı keskinleştirmemizi, meraklarımızı yenilememizi sağlar. Yürüyüş çoğu zaman insanın kendi içinde yoğunlaşmasını sağlayan bir dönemeçtir.

aynı kitaptan birkaç not

-Otomobil, bedeni milyonlarca insan için neredeyse gereksiz hale getirmiştir.

-Beden modernitenin karşıında bir engeldir. İnsanın çevre üstündeki özel etkinliklerinin kısıtlanmasını kabul etmek daha bir zorlaşmaktadır böylece. Bu silinme insanın dünya görüşünü olumsuz etkilemekte, gerçeklikle ilgili eylem alanını sınırlamakta, kararlılık duygusunu kısıtlamakta, olaylar ve nesnelerle ilgili bilgilerini zayıflatmaktadır.

-Çağdaş dünya bağlamında yürümek bir nostalji ya da direniş biçimini akla getirebilir. Yürüyüşçüler dünyanın çıplaklığı içinde bedensel maceralar yaşamak amacıyla arabalarından saatlerce ya da günlerce çıkmayı kabul eden ilginç kişilerdir. Yürüyüş, yürüyüşçünün özgürlük düzeyine göre farklı tonlarla bedenin zaferidir.

-Yürüyüş, dünyanın uçsuz bucaksızlığını bedenin oranlarına indirger.

-Yürüyüş nesnelerin anlamını ve bedelini hatırlatan bir tanıma biçimi, olayların tadına varabilmek için son derece kazançlı bir dolambaçtır.

bulgur

uzadıkça uzuyor bu koridor,
bir bardak kırılıyor kendiliğinden, aydınlıktır
bir şişe devriliyor, aydınlık
bir laf çıkıveriyor ağzımdan, hep aydınlık
bir rüya gözlerimde büyüyor, gündüz niyetine…

kapının ağzında yere çöküp bir dilek tutuyorum, o da zaten olmuyor.
iyi ki doğum günüm değil,
iyi ki kaymıyor bir yıldız,
bir tutup, bir bırakıyorum dileğimi
iyi ki sessizlik diye bir şey var.
ve iyi ki şurdan şuraya gidesi yok kimsenin.
herkes yanında istiyor, herkesi
kimse kıpırdamıyor, kimse için. 

kırk

büyük yalanları soydum kabuğumdan, zararsız ama tetikteyim.
arka arkaya içiyorum çayları da öle doluyor içimdeki boşluk.
açılır kapanır kapılar,
hepsi mavi, hepsi bulut
ikimiz bir arabaya hiç binmedik, ben kullanırdım, sen koltuğunu yatırırdın, bu halimiz bir filme konu edilirdi belki.

IMG_4479.PNG